Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak isteyenlere karşı sanal savunmadan başka bir şey yapmayanlar, neden gerçeği özellikle Avrupa’nın gözünün içine batırmazlar, anlaşılır gibi değil.
Ermenistan’ın dünyayı inandırdığı yalanı için kopardığı yaygaranın yalan olduğunu ispat etmek için uğraşan 1992 ve sonrasındaki iktidarlar, Ermenistan’ın yaptığı katliamı TBMM’de tanımak için harekete geçme gereği dahi duymuyorlar.
Ermenistan, dünyanın dört bir yanında parlamentolarda sözde soykırım yasa tasarılarını onaylatmak için olağan üstü efor sarf ederken, Türkiye karşı taka olarak, “yasanın tanınması veya onaylanması Türkiye / …… ilişkilerinde onarılmayacak yaralar açar. İkili ilişkiler zarar görür” minvalli açıklamalarla yetinmeye çalışıyor.
Türkiye, Hocalı katliamını niye tanımaz ki? Ermenistan’ın Hocalı’da 600’den fazla masum insanın kanına girdiği yetmez gibi, birde Karabağ’ı işgal etmiş olmasına rağmen neden halen ‘Ermenistan Soykırım Yaptı’ diye bir karar alıp, Taksim’de de bir anıt diktirmiyor?
Her yıl 24 Nisan’ı şova çevirmek isteyen Ermenistan’ın kaprislerine boyun eğilmeyeceğini göstermek ve gerçekleri dünya kamuoyuna duyurmak adına Hocalı’da Katliam yaptığını tasarılaştırıp TBMM’de kanunlaşması için daha ne bekleniyor?
Toplumun beklediği şov değil, gerçekleri konuşmak ve bu doğrultuda kararalar alınıp dünya kamuoyuna deklare etmektir.
İki devlet tek millet sözüne sadık olmanın gereği bunu gerektirmiyor mu?
İKTİDARIN 444’LÜ EĞİTİM HATTI
İktidar, öç alma duygusu ile hareket ettiği suçlamasına kendi eliyle zemin hazırlıyor.
Türkiye, Eğitim yönünden yap / boz uygulamasını yapan tek ülke olsa gerek. Şöyle yapılsa olmuyor, böyle yapılsa tutmuyor, öteki türlü olsa sonuç alınmıyor mantığı ile hareket ederek eğitim öğretimde her dönem farklı bir müfredatla kendisini denemeye tabi tutuyor. Acaba okullar olmazsa idi Milli Eğitimi idare etmek daha mı kolay olurdu? diye düşünmekten kendimizi alamaz olduk.
Büyük ve kurumsallaşan firmalar kendilerine 444’lü hat açarak Türkiye’nin her tarafından ulaşılmasının kolaylığını müşterilerine sunarken, Hükümette bundan ilham almış olmalı ki, kendince eğitimde 444’lü sistemi hayata geçirmek istedi.
Hükümet, Post modern darbe olarak tarihe geçen 28 Şubat’ın raflardaki son kalıntısını silmek adına çıktığı yolda, attığı adımının nereye denk geldiğine bakmadığını 444’lü sistemin başlangıç noktası ile ortaya koymuş oldu.
Eğitimde, 4+4+4 sisteminin hayata geçirilmesi el hâk doğru ve yerinde bir karardır. Ancak başlangıç yaşı bu destekten müstesnadır. Anasınıfına gitmesi gereken çocuğun Birinci sınıfa gitmesi demek, çocuklar için birer bakıcı tutulması gerçeğini gizleyemez.
Çocukların algılama, kavrama, anlama, dinleme yaşları genellikle 7 yaş ve üzeri iken, neden bu yaş sınırı 6’ya çekilmektedir? Bakan olmuş, Başbakan olmuş olanlar üstün zekâlılar grubunda yer almış olabilirler. Bu bütün çocukların aynı üstün zekâya sahip olduğu manasına gelmez ki! Tıpkı zekâ geriliği olanlara bakarak, herkesin geri zekâlı olacağı mantığını yürütenlerin ne kadar geri zekâlı olduklarının anlaşılacağı gibi bir durum olur.
Öç alma duygusu ile hareket etmediğini ifade eden iktidarın sistem tanımı doğru, uygulama yaşı külliyen yanlış.
Mantığı başka örneklemeler üzerine kurarak eğitime başlama yaşının 6’ya çekilmesi hayırlı işlerin şerre yönelmesine katkı sunmaktan başka bir işe yaramaz.
IKRA’BİSMİ RABBİKELLEZÎ HALAK(A)
Yaratan Rabbinin İsmi ile oku. (ALAK SURESİ 96. Ayet.)
Sadece yazmış olmak için kalem oynatmak, kolay iş değildir.
Kendine teslim edilen köşesinde, cebinden çıkardığı kalemi veya elinin altına aldığı klavyesi ile insanların kutsiyetlerine, değerlerine, inanç yargılarına saldıranlar boş merada koşturanlar gibi ortalıkta cirit atarak hava basıyorlar.
Evet, kendine tahsis edilen köşe yazılarında veryansın edenler, neredeyse sinkaflı sözlerle kendilerini tanıtmaya çalışırken aldıkları beddua ve ahları neden işitmezler.
Tıpkı Ayeti Celile’de buyrulduğu gibi: “Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (A’râf suresi 179” tarif edilenler safına girmeye azami derecede özen göstermektedirler.
Kişilerin dini inanç, yaşam biçimleri elbette ki kişinin kendisini bağlar. Buna müdahil olmak kimsenin hakkı ve de haddi değildir. Ama ne yazık ki bu davranış içinde bulunanlar kendilerini özgürlükçü, aydın, hür fikirli adderken, özgürlüğün sınırını bilmeden, haddi aşarak kalem oynatma cüret ve cesaretini göstererek, kamu malı hükmünde olan gazete köşelerinde ahkâm kesmeye çalışmaktadırlar. Başkasının özgürlüklerini frenlemeye, set çekmeye, düşünce özgürlüklerini, inanç hürriyetlerine set çekmeye çalışmaktadırlar.
Cami isteyenleri “militan” olarak yaftaladıklarını zannedenler, aslında kendilerinin militanlık yaptıklarının farkında dahi değiller. En acısı bilmediğini bilmeyenlerin kendilerini aydın ve özgürlükçü kabul etmeleridir.
Memleketin geri kalmışlığının asıl nedenlerinin başında da kişinin kendisini bilmemesi, şahsına münhasır düşünce ve isteklerinin toplumun tümü tarafından istediği zehabına kapılmalarının eseridir.
Okumadan, öğrenmeden bilgi sahibi olduğunu zanneden, cehalet belirtisi sözlerle savunmaya kalkışanlar değil midir memleketin tümünü kendinden menkul zannedenler. Kendi nefsine istediğini, kendisinden başkasını düşünmediğini bilmeyecek kadar bilgiden yoksun olanlar, kendi gibi düşünmeyenlere kin kustuklarını, kardeşin kardeşe düşman yetişmesi için tohumlar ektiklerinin de farkında değiller.
Yazık! Hem de çok yazık.
Bin yıl sürecek diyorlardı, 28 Şubat post modern darbesini, hazırlayan, yöneten, başında olduğu zehabına kapılanlar.
“Keser döner sap döner. Gün gelir hesap döner.” Atasözümüzde olduğu gibi, keser de sap da döndü ve günü vakti geldi hesap dönmeye başladı.
Birleri bu arada, korkularından mıdır nedir bilinmez, sızlanmaya başladılar. ‘Bu dava sivillere yansımasın, rücû ettirilmesin’ minvalli beylik laflar söylemeye başladılar.
O gün milletin kanına girmek için olmadık entrikalar yapanlar, Başbakan’a “Pezevenk” diyebilecek ve onu savunmaya çalışan kendinden menkul C.Başkanı da “Boşalma hakkını kullanmış” diyerek yapılan edepsizliği savunacak, bu gün için bu yapılanların mahkemeye taşınması, adli mercilerde yargılanmaları “öç alma” olarak addedilecek.
Yok öyle üç kuruşa beş köfte. “Pezevenk” diyebilecek kadar kendini güçlü zanneden Kâht-ı Ricâl, boşalma hakkını neden zamanın Cumhurbaşkanı’na kullanmamıştır acaba? “Pezevenk” ifadesi ile kendisine boşalma hakkı kullanılmış olsaydı bu gün en azından şunu diyemezdi, “ben 12 Eylül ile halk önünde hesaplaştım.”
Neyse, geç kalınmış düzenlemenin bu gün geçirilmeden yapılması gerekliliği bir kez daha kendisini göstermiş oluyor.
Darbelerle anılan Türkiye’de 27 Mayıs’tan sonraki süreçte oluşan, 12 Eylül’e de zemin hazırladığından bahsedilen, diğer darbecilik girişim ve teşebbüslerine de zemin hazırladığı iddiası güdülen TSK İç Hizmet Kanunu 35. Maddesi neden halen değiştirilmedi veya değiştirilemedi?
Anaysa değişikliği için çıkartılan onca zorluklara ve birazda değiştirmek istiyoruz diyenlerin iştahsızlığına kılıflar aranırken şu meşhur 35. Md. nin değişimi veya iptali için daha ne bekleniyor acaba?
TSK İç Hizmet Kanunu 35. Maddesi, “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumak” dediği için darbe yaptıklarını veya teşebbüs ettiklerini söyleyenler bu maddeden nasıl bir yorum yaparak kendilerine milletin hür iradesine karşı yetki tayin ederek darbe ve teşebbüsü içinde oluyorlar anlamak mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Yasama, Yürütme, Yargı erki ve kuvvetler ayrılığı ilkesi ile sevk ve idare edilirken ve anayasal düzen bu şekilde dizayn edilmiş olmasına rağmen nasıl olurda zorlama bir yorumla TSK İç Hizmet Kanunu 35. Maddesi ile hak ettiğinden daha geniş bir yetkiyi kendisine mal eden birileri çıkıpta milletin hür iradesine, Cumhuriyet’e, demokrasiye ipotek koyabilir?
Post modern darbeye teşebbüs edenler, bu gibi konuları kendisine vazife addedenler, güçlerini söz konusu maddeden aldıklarını söylemiş olmalarına rağmen değişmeyen içtüzük 35. Madde, suç işlemeye davetiye çıkarıyorsa (ki onlar bundan darbe yapılabilir manası çıkartıyorlar). Bu güne kadarki geçen süreçte bu ve buna benzer maddeler neden değiştirilmez o da anlaşılır gibi değil.
Post modern darbenin mimarlarından olduğu belirlenen biri “ bu günleri de mi görecektik?” derken, 12 Eylül’ün başyapıtçısı ise, “Ben kurucu iradeyim, beni yargılayamazsınız!” diyebilecek kadar millete yaşattıkları acıların hesabından muaf tutulacaklarından emin olmuşlar.
‘Kindar olmanın âlemi yok’ diyenler, bu güne kadar başkaları aleyhinde açtıkları her türlü davayı kin duygusu ile mi açmışlardır? Kendileri kin duygusu ile dava açınca düğün bayram, başkaları hak arama adına dava açınca kindarlık olacak?
Sevsinler sizleri.
O gün 28 Şubat Post modern darbesine çanak tutanlar, destek verenler, kalem oynatanlar, boşalma hakkını kullandı diyenlerin hepsi yargı karşısına çıkarılmalıdır.
HAS Parti Genel Merkezi dilekçelerini kapsamını genişletmeyi ihmal etmeden davalarının peşinde olmalı, mazlumun ve mağdurun haklarını aradıklarını göstermelidirler.
Cilalanmış, Parlatılmış söz söyleyenlerle, Altın Kâse de Sunulan Acı İkramlarda bulunmakla;
Robin Hood Olunur mu?
Ülkenin gündemi an be an değişim gösterebiliyor. Bu değişimden Adana’nın da nasibini almaması söz konusu olmamalı.
Bir kentsel dönüşümdür gidiyor. Kentsel yenileşim mi, kentsel dönüşüm mü, rantsal gelişim mi? Karar vermek oldukça güç.
Kanunla sağlanmaya çalışılanın ne olduğunu anlamakta doğrusu güç. Kapitaliz mi, sosyalizm mi, liberalizm mi, realizm mi yapılmak isteniyor anlaşılır gibi değil. Sanki hepsinden birer parça harmanlanmış bir marmelat kokusu çıkıyor ortaya.
Hani meşhur Robin Hood hikâyesi vardır ya! Zenginden aldığını, ihtiyaç sahibi fakire veren meşhur kahraman!
Türkiye’de yasalar çıkartılıyor, kanunlar yürürlüğe girdiriliyor. Bununla beraber; Anayasa’nın 90.maddesinde, taraf olduğumuz uluslararası anlaşmaların da “yasa hükmünde” olduğu beyan edilmektedir.
Adana’nın metropol ilçesi Seyhan, kentsel dönüşümü başlattığını, basına verdiği reklamlar ile de duyurmaya başladı. Başkan Öztürk, 2004 yılında “Yapmayın yıkarım, “Kaçak Yapı Babamın olsa yıkarım” gibi beylik laflarla kendisini kamuoyuna sevdirmiş ve dişli, güçlü, dirayetli başkan görünümüne kavuşturmaya çalışmıştı. O günden bu güne kadar nice kaçak yapı yapıldığı teknolojik imkânlar kullanıldığında net olarak belgelenebilecektir.
İsmet Paşa mahallesinde kentsel dönüşüme başlandığını tüm yetkili, etkili kurumlarla beraber Adana halkının da bilgisi dâhilindedir. Durum böyle olmasına rağmen aynı mahallede nedense 2., 3. Kat kaçak yapılar göz göre göre yapılmaktadır. Bu ne lahana bu ne turşu! … “Görenedir görene. Köre nedir köre ne!”
Vatandaş kendince haklı, mülkiyet hakkının olduğunu savunarak, tapulu yerine inşaat yapıyor. Ruhsat, izin, proje hak getire.
Özel Mülkiyet Hakkı Var mı?
Anayasa mad.35 (l) “Herkes, mülkiyet ve miras hakkına sahiptir…” .
“Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun”. 2005 yılında çıkartılan 5366 sayılı bu kanunun haricinde, “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” çifte nikâhlı kanun gibi olacak.
Şimdi yöneticilerimiz diyebilir ki, daha Adana’daki baraj faciası, Zonguldak Çaycuma’da Köprü Faciası, vs. bunların olmasını mı istiyorsunuz? Asla ve kat’a böyle bir şeyi şeytandan başka kimse istemez. Ama çıkan ve çıkartılmak istene tasarının bu örneklerle bir alakası yok.
Bakın 5366 sayılı kanun ilk olarak nereye el attı. Sulukule’ye, Tarlabaşı’na. Kanunda geçen ‘Tarih ve Kültürel Taşınmazlar’ ibaresi en çok Adana’da Tepebağ ve bitişik mahalleleri ilgilendirmesine rağmen, buralarda neredeyse bir arpa boyu yol alınmadı.
İkiz kanunların adları farklı, lafzı ve ruhu farklı olsa da uygulamada bunlar görülmemiştir. Yani, içinde gizli ibareli gibi duran “Özel mülkiyet”in yön değiştirmesi söz konusu gibi gözükmektedir. Robin Hood zenginden fakire verirken, burada fakirden alınıp zenginlere veriliyor, hem de kanun marifetiyle.
“Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir (Madde 683)” denilmesine rağmen;
“Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” Tasarısında uygulama hükümleri küçük nüanslarla adeta normal zamanların hukuk normlarından muaf tutmaya çalışmış ve yürütmeye de olağanüstü yetkiler tanınmaktadır.
Özetle; Anayasa’nın ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmaların da “Yasa Hükmünde” olduğu beyan edilmiş olması hiçe sayılarak, “Kamulaştırma”nın kolaylaştırılması ve önüne çıkacak engellerin ortadan kaldırılması için “Kamu Yararı” ifadesi ile tasarıda “Bakanlıkça lisanslandırılmış kurum ve kuruluşlar” ile “teknik heyet”in vereceği kararla kamulaştırma yapılabilecektir. (Söz konusu heyet ve kuruluşlar bilahare yönetmelikle statüleri, oluşumları, yetkileri açıklanacaktır. Yetki İdarenin olacak.)
İkiz kanun marifeti içerisinde, Riskli alan ve riskli yapıların(!) belirlenip ilanından sonra malik ve kullanıcıların mülkiyet ve kullanımdan doğan tüm hakları kısıtlanmaktadır. Dahası o bölge ve yapıya, kamu hizmetlerinden olan elektrik, su, doğalgaz gibi hizmetlerin verilmemesi de hükme bağlanmıştır. Malik ve kullanıcılar için bir diğer aleyhteki yaptırım ise, Riskli yapıların, tahliye ve yıktırma masrafları da maliklere ait olup, hak sahipleri ancak enkaz bedeli alabilecek denilirken, yıkım masraflarını ödemeyenlerin ise tapu kaydına ipotek konulacağı düzenlemede unutulmamıştır.
‘Nerden çıktı Robin Hood misali, zenginden alınıp fakire değil de fakirden alınıp zengine verildiği’ dediğinizi duyulur gibi.
Deniliyor ki; Bakanlık uygulama işlemlerinde yani riskli yapılara, rezerv yapı alanlarına ve riskli yapıların bulunduğu taşınmazlara ilişkin her türlü plan, proje, arazi ve arsa düzenleme işlemleri ile toplulaştırma yapmaya. Bu alanlarda bulunan taşınmazları almaya, satmaya, ön alım hakkını kullanmaya, trampaya, taşınmaz mülkiyetini veya imar haklarını başka bir alana aktarmaya, inşaat yapmaya, yaptırmaya, arsa paylarını belirlemeye, kent tasarımları hazırlamaya yetkili kılınmıştır. Bakanlık bu yetkilerini TOKİ‘ye, isterse İdareye devredebilir.
Dava açılırsa ne olur? Onun da önlemi alınmış; “Bakanlığın bu işlemlerine karşı tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde dava açılabilir. Ancak mahkemenin yürütmenin durdurulmasına karar veremez” düzenlemesi yapılarak adeta Bakanlık marifetiyle, özel mülkiyete zorla el konulmakta ve bu alanlar üzerinde de istediği tasarrufu yapmaya yetkili kılınmaktadır.
Çift kanunun gücü ile neler yapılır neler.
Meşhur bir söz vardır, “Giden geleni aratır” ve “horozu çok olan köyün sabahı erken olur” diye.
Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç durak görevden uzaklaştırıldıktan sonra koltuğa yerleştirilen ikinci vekil Başkan Zihni Aldırmaz, “Ortak Akıl, Ortak Başarı” ilkesi ile hareket edeceklerini ifade edeceklerini açıklamıştı.
Öncelikle “Ortak Akıl” nedir diye bakıldığında; ‘bir konu üzerinde, konunun kendisinden yada konuyu etkileyen kişilerin üzerinde çok bakış açılı olarak tartışarak, değerlendirerek anlaştıkları, gelecek için vizyon oluşmasına katkı sağlayacakları eylem planını belirlemek ve onu hayata geçirmek amaçlı oluşan kollektif şuur bilincidir’ diye tarif edilebilir.
Adana’da “Ortak Akıl, Ortak Başarı” çerçevesinde yapılmış kaç tane bu tarife uyan veya uyabilen çalışma hayata geçirilmiştir?
Tek kişinin, fevri ve aceleci alınmış kararını çoğunluğa uygulattırması / onaylatması ile hayata geçirilen çalışmaları ise inkâr etmek insafsızlık olur.
Ortak akıl çerçevesindeki çalışma ve uygulamalarda öncelikle, “Beyin Fırtınası” teknik ve yöntemine ihtiyaç vardır.
BAĞRI AÇIK YOLUN GARABETİ
Adana’nın en büyük problemlerinin başında, düzensiz yapılaşma, buna paralel labirentten karmaşık ulaşılmaması için yapılmış olan yollar, yine buna paralel asayiş bozukluğu, yatırım/istihdam azlığı ve tüm bunların birleşkesinden ortaya çıkan işsizlik.
Adana’nın ortasından geçen eski adıyla E5, şehir içi adıyla Turhan Cemal Beriker Bulvarı’nın Müze Kavşağı ile Ziyapaşa Kavşağı arasının battı çıktı yöntemi uygulanarak yapılması ve trafiğin rahatlaması için yol yarılıp yerin altına indirildi.
Adana’nın sarı sıcaklarına uygun olarak yolun bağrını açmış oldular. (Yol serinlesin diye de olabilir(!).) Beyin fırtınası yapılmadan alınmış kararın sonucu olarak, Adana’nın makus talihi bir kez daha tekerrür etmiş oldu ve bir garabet ulaşım düzeni icat edildi. Yetmedi, “Ortak Akıl, Ortak Başarı”nın mimarları(!) Atilla Altıkat Üst geçidini yıkarak yolu karşıdan karşıya ulaşıma açtılar. Haliyle, Bağrı Açık Yolun Ziyapaşa Bulvarı çıkışına sinyalizasyon (trafik ışıkları) yerleştirildi.
Trafik rahatlayacağı yerde daha da çıkılmaz, sinir bozucu, tüketilen akaryakıt ile ekonomiye, havaya salınan emisyon gazı ve sitemin sinir bozucu haliyle halk sağlığına zarar verilmeye başlandı. Her gün binlerce insan, bunu yapanları ve yapılanları Nar ile anmaya ve yâd etmeye ihtiyaç duyarak ellerini Yaradan’a açıyor.
Kaç kişinin ölmesi lazım ki bu yanlış düzeltilsin? Buradaki uygulamanın doğru olup olmadığını, ilköğretim 4. Sınıf öğrencilerinden 5 kişiye sorulsa dahi arkalarını dönerek yapılanın yanlış olduğunu ima etmek adına güler geçerler.
Adana Büyükşehir Belediyesinin sloganlaştırdığı “Ortak Akıl, Ortak Başarı” denilerek hayata geçirilen uygulamaların, aslında alışıla gelmiş konferans sistemi dâhilinde bir konuşmacı tarafından dinleyicilerine anlatılarak ortaya konmuş çalışmalar olduğu gün gibi aşikârdır.
TRAFİK NASIL SIKIŞTIRILIR?
Yakın dönemde, Bağrı Açık Yol’a henüz kazma vurulmamışken, açılması için ilgilileri ve etkili olacaklar ile görüştüğümüz, açılmasını istediğimiz birkaç alternatif yoldan biri de, Mustafa Kemal Paşa Bulvarı’nın devamı olan, Ahmet Remzi Yüreğir, Sakarya, Demetevler ve Fevzipaşa Mahallelerinden geçen Tren Hattı paralelindeki yolların acilen, planlı olarak trafiğe açılmasıydı.
“Ortak Akıl, Ortak Başarı” ürünü olarak alelacele açılan söz konusu yol, tek saatlik Beyin fırtınasına ihtiyaç duyulmadan alınmış kararın uygulanması sonucu hayata geçirilmiştir. Yol olması gerekenden hem dar, hem de hemzemin geçitler ve kesişme noktalarında en ufak bir önlem, tedbir alınmadan yapılmıştır.
Araçlar bu noktalarda karşı karşıya geldiklerinde trafik anında kilitleniyor, insanlar bir birlerine hakaretler etmeye başlıyor. Binde bir trafik polis memuru bu noktaların birinde görevlendirildiğinde o dahi işin içinde çıkamıyor. Bu çalışma, ‘Trafik Akışı Bir Anda Nasıl Sıkıştırılır’ polis okullarında tez olarak gösterilebilir.
ASKİ UYGULAMASI
ASKİ, Adana Büyükşehir Belediyesi kuruluşlarından biri ve en büyük işletmesinin başında yer alır.
“Ortak Akıl, Ortak Başarı” burada da uygulanmak istendi, sayaçlara plastik üzerinde kâğıt kaplı bandroller takıldı. Görüntüsü dahi çirkin, sağlamlığı ve dayanıklılığı olmayan bir uygulama.
(AR-GE çalışması sonucu, dahası gerçek bir “Ortak Akıl, Ortak Başarı” ürünü olan akıllı sayaçların var olduğu bir ülkede halen klasik, günü kurtarma, tribüne oynama sistemleri ile çözüm aranıyor.)
Abone, aboneliğini sona erdirmek için ASKİ’ye müracaat ettiğinde, görevli geliyor, eskiden ilkokul çocukların, kaybolmasın diye boyunlarına iple astıkları silgi misali, Su Sayacının Alnına “Borçtan Su Kapama ve Mühürleme Tutanağı”nı asıyor.
Abone taşınıyor, adres değiştiriyor, aboneliğin iptali için ASKİ’ye gitmiş müracaat etmiş. ASKİ görevlisi “Borçtan” ibareli tutanağı sayacın boynuna asıyor. Nu muhteşem bir “Ortak Akıl, Ortak Başarı” değil mi?
Tutanağa, yağmur, su değer, çocuklar yırtarda yeni abone bu tutanağı götüremezse ne olacak? “Ortak Akıl, Ortak Başarı” bunun için nasıl bir formül üretmiştir acaba!
Ya uygulamaların düzelmesi lazım ya da “Ortak Akıl, Ortak Başarı” sloganından vaz geçilmelidir.
Bunlar ufak birkaç örnek. Daha neler var neler!
TÜRKİYE EMEKLİLER DERNEĞİ (TÜED) ADANA ŞUBESİ
TÜED Adana Şubesi 15 Nisan’da Olağan Genel Kurul (seçim) yapıyor.
Emeklilerin hakkını korumak, maaşlarına zam yapma yetkileri olmasa da, bir nebze katkı koymak adına yapacakları alışveriş ıskontoları, indirimleri ile emeklilerine mahalli bölgesinde destek olmak için bayrak yarışına çıkılıyor.
Emekliler güçlü oldukları, seslerini duyurabildikleri, güçlerini birleştirebildikleri takdirde, bu memleketin yönetim kademesinde her türlü söz sahibi olabilecek sayı ve nüfusa sahiptirler. Birlikteliklerini partiler üstü tutarak hareket etmeleri, dernek çatısı altında birleşmeleri halinde daha refah yaşam hakkını ellerinde bulundurabilirler.
Açlık sınırı altında yaşayan emekliye sahip bir Türkiye’de, güç birliği oluşturmanın, emeklinin insanca yaşama hakkı elde edebilmesi adına birinci önceliği STK çatısı altında birlik olmaktır.
Yerelde başlayan güçle, tavanda birleştirilen güç birliği neticesinde Hükümetler karşısında emeklinin hakları, refah seviyesinin yükseltilmesi için önemli görüşmeler yapabilecek, emeklinin hakça ve insanca yaşamasını temin etmek için gerekli olan iyileştirmelerin, düzenlemelerin hayata geçirilmesini sağlayabilmelidirler.
Adana TÜED öksüz kalmış durumda. Yaklaşık 200 Bin civarında SGK emeklisi olan bir ilin dernekte kayıtlı üye sayısı mevcudun ancak %15’i civarındadır. Yani 30 Bin civarında üyeye sahip bir dernek. Bu üyelerinde seçim zamanı başkanlarını seçmek için en fazla %20’si oy kullanmaya gidiyor.
Kayıtlı olmayanlar, kayıtlı olup oy kullanmaya gitmeyenler, hakkını almaya hangi güç ile ses verecek, haksızlığa uğradığını nasıl savunacak, yaşamsal zorunluluk olan hak ettiği insanca maaşı dahi alamadığını nasıl ispat edecek?
Yıllık 20 TL gibi bir üyelik aidatı ödememek adına, üyelikten kaçınanların ve oy kullanamayanların haklarını kim, nasıl arayacak?
TÜED Adana Şubesi’nin 15 Nisan’da olağan genel kurul toplantısı yapılacak. Rafet Kaya, TÜFED Adana şubesi eski başkanı adaylığını açıkladı ve çalışmalarını sürdürüyor.
Üye olan emekliler dernek başkanlarını seçmek için oy kullanmalılar ki, derneğe üye emeklilere daha iyi hizmetlerin verilmesi ve alınması için güçlerini birleştirmiş olsunlar.
Emeklilerin insanca yaşayabileceği maşa kavuşmaları için, intibaktan doğabilecek haklarını almak için mücadele edebilecek, tabiri caizse yumruğunu masaya vurabilecek dernek başkan ve yöneticilerini seçmeleri gerekmektedir.
Olabilecek tüm güzellikler için her şey, emeklilerin güçlerini birleştirmelerine bağlı. Haydi, sandık başına! Haklarınızı arayabilecek, harcarken tasarruf tedbirleri uygulatabilecek Başkanınızı seçmek için oy veriniz.
Mustafa Baygın
TÜRK TİCARET KANUNU CEZA TARİFELERİ
Yeni TTK’nin Para ve Hapishane Cezaları Sonucunda Hapishanelerde Yer Kalmayacak Gibi.
MADDE 39- (2) Tescil edilen ticaret unvanı, ticari işletmenin görülebilecek bir yerine okunaklı bir şekilde yazılır. Ayrıca, tacirin işletmesiyle ilgili olarak kullandığı her türlü kâğıt ve belgede, tacirin sicil numarası, ticaret unvanı, işletmesinin merkezi, tacir sermaye şirketi ise taahhüt edilen ve ödenen sermaye, internet sitesinin adresi ve numarası gösterilir. Anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerde, sırasıyla yönetim kurulu başkan ve üyelerinin; müdürlerin ve yöneticilerin adları ile soyadları gösterilir. Tüm bu bilgiler şirketin internet sitesinde de yayımlanır. …
MADDE 41- (1) Gerçek kişi olan tacirin ticaret unvanı 46 ncı maddeye uygun olarak yapabileceği ekler ile kısaltılmadan yazılacak adı ve soyadından oluşur. …
MADDE 46- (1) Tacirin kimliği, işletmesinin genişliği, önemi ve finansal durumu hakkında, üçüncü kişilerde yanlış bir görüşün oluşmasına sebep olacak nitelikte bulunmamak, gerçeğe ve kamu düzenine aykırı olmamak şartıyla; her ticaret unvanına, işletmenin özelliklerini belirten veya unvanda yer alan kişilerin kimliklerini gösteren ya da hayalî adlardan ibaret olan ekler yapılabilir. …
Denilmektedir. Bu maddelere bakıldığı zaman, mevcut işletmelerin ellerinde bulunan evraklar, faturalar, fişler tümden yok hükmünde olacak ve yenileri bastırılacaktır.
Bu değişeceklerin içerisinde, gider pusulaları, müstahsil makbuzları, perakende satış ve yazar kasa fişleri gibi resmi kâğıtlar yeniden bastırılacak.
İş bununla da bitmiyor ki: Md. 39/2, 41/1, 46/1’de de ifade edilen şekli ile işletme ile alakalı evrakta yer alması istenilen bilgiler evrakların neresine sığdırılacak? Her bir bilgi için çoğu zaman A4 ebadındaki parşömene ihtiyaç duyulacaktır. Bunu yapmayanlar için;
MADDE 38- (1) Tescil ve kayıt için bilerek gerçeğe aykırı beyanda bulunanlar, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılır. … denilmektedir.
Sorular peş peşe gelebilir: Md. 39/2’de, “… Anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerde, sırasıyla yönetim kurulu başkan ve üyelerinin; müdürlerin ve yöneticilerin adları ile soyadları gösterilir” ifadesi yer almaktadır. X banka şubesinin Türkiye genelinde 700-800 şubesi varsa, bunların her birinin, yöneticisi, müdürü var. Bunlar fatura ve diğer evraklarda nasıl gösterilecek? Yine, bunlardan bazıları görevden uzaklaştırılır, yerleri değiştirilir, terfi ettirilir, emekli edilirlerse evraklar ne olacak?
YENİ TTK’DAKİ HÜKÜMSÜZLÜKLER
MADDE 333- (1) Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca yayımlanacak tebliğle, faaliyet alanları belirlenip, ilan edilecek anonim şirketler Sanayi ve Ticaret Bakanlığının izni ile kurulur. Bu şirketlerin esas sözleşme değişiklikleri de aynı Bakanlığın iznine bağlıdır. Bakanlık incelemesi sadece kanunun emredici hükümlerine aykırılık bulunup bulunmadığı yönünden yapılabilir. Bunun dışında hukuki konumu, niteliği ve işletme konusu ne olursa olsun anonim şirketin kuruluşu ve esas sözleşme değişiklikleri herhangi bir makamın iznine bağlanamaz. …
MADDE 407- (3) 333 üncü madde gereğince belirlenen şirketlerin genel kurul toplantılarında Sanayi ve Ticaret Bakanlığının temsilcisi de yer alır. Diğer şirketlerde, hangi durumlarda Bakanlık temsilcisinin genel kurulda bulunacağı ve genel kurul toplantıları için temsilcilerin görevlendirilmelerine ilişkin usul ve esaslar ile bunların nitelik, görev ve yetkileri ayrıca ücret tarifeleri Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenir. Bakanlık temsilcisinin toplantıya katılma giderleri ve ücretleri ilgili şirket tarafından karşılanır. …
MADDE 1527- (5) … Tüzük ayrıca oyun gerçek sahibi veya temsilcisi tarafından kullanılmasını sağlayan kurallar ile 407 nci maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen komiserlerin bu hususa ilişkin yetkilerini içerir. …
GEÇİCİ MADDE 1- (1) Türkiye Muhasebe Standartları Kurulu tarafından belirlenen Türkiye Muhasebe Standartları; …denmektedir.
Söz konusu maddeler ve diğer benzer maddelerdeki, “Sanayi ve Ticaret Bakanlığının temsilcisi, Türkiye Muhasebe Standartları Kurulu” gibi kavramlar, müesseseler kaldırılmış veya kapatılmıştır. Kanun yürürlüğe girmeden hükümsüzleşen bu gibi maddelerdeki uygulamalara nasıl işlerlik kazandırılacak veya yorumlanacaktır?
SORUMLULARIN TERCİHİ HAPİS Mİ, PARA CEZASI MI OLACAK?
MADDE 38- (1) Tescil ve kayıt için bilerek gerçeğe aykırı beyanda bulunanlar, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılır. … ifadesi yer almaktadır.
Bu demektir ki öncelik “adli para cezası”dır. Ödenmezse, “Hapis cezası” devreye girecektir. Adli para cezası aylık en düşük 600 TL’den hesaplanacağından, en düşük adli para cezası 3 ay için Bin 800 TL olacaktır. Ceza 2 yıl olarak uygulanır ve paraya dönüştürülürse en düşük “adli para cezası” 14 Bin 400 TL olacaktır. Bu rakam 2 yıl için en düşük olarak hesaplandığında böyle iken üst limitlerden ceza uygulanmak istenirse para cezası daha da yüksek meblağlara ulaşacaktır.
“Adli Para Cezası” ödenmediği takdirde, kanunda belirtilen gün sayısı kadar “Hapis cezası” (üç aydan iki yıla kadar hapis) uygulanacaktır.
Bitmiyor.
ŞİRKET SIRLARININ DA DEŞİFRE EDİLMESİ İSTENİYOR.
MADDE 1524- (1) Her sermaye şirketi, bir internet sitesi açmak, …. aşağıdaki hususların yayımlanmasına özgülemek zorundadır. …:
c) Yönetim ve müdürler kurulu tarafından alınan; rüçhan, değiştime, alım, önerilme, değişim oranı, ayrılma karşılığı gibi haklara ilişkin kararlar; bunlarla ilgili bedellerin nasıl belirlendiğini gösteren hesapların dökümü.
d) … teminatlar ve garantiler; iflasın ertelenmesine veya benzeri konulara ilişkin karar metinleri; …
e) Ticaret şirketlerinin birleşmesi, bölünmesi, tür değiştirmesi hâlinde, ortakların ve menfaat sahiplerinin incelemesine sunulan bilgiler, tablolar, belgeler; sermaye arttırımı, azaltılması dâhil, esas sözleşme değişikliklerine ait belgeler, kararlar; imtiyazlı pay sahipleri genel kurulu kararları, menkul kıymet çıkarılması gibi işlemler dolayısıyla hazırlanan raporlar.
h) Bilgi alma kapsamında sorulan sorular, bunlara verilen cevaplar, ….
i) … yönetim kurulu başkan ve üyeleriyle yöneticilere ödenen her türlü paralar, temsil ve seyahat giderleri, tazminatlar, sigortalar ve benzeri ödemeler.
k) Yetkili kurul ve bakanlıkların konulmasını istedikleri, pay sahiplerini ve sermaye piyasasını ilgilendiren konulara ilişkin bilgiler.
(2) Birinci fıkrada öngörülen yükümlülüklere uyulmaması, ilgili kararların iptal edilmesinin sebebini oluşturur; Kanuna aykırılığın tüm sonuçlarının doğmasına yol açar ve kusuru bulunan yöneticiler ile yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna neden olur. Ceza hükümleri saklıdır.
(3) İnternet sitesinin bilgi toplumu hizmetlerine ayrılmış bölümü herkesin erişimine açıktır. Erişim hakkının kullanılması, ilgili olmak veya menfaati bulunmak gibi kayıtlarla sınırlandırılamayacağı gibi herhangi bir şarta da bağlanamaz. Bu ilkenin ihlali hâlinde herkes engelin kaldırılması davasını açabilir.
(4) ….. diğer husular Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından bir yönetmelikle düzenlenir.
(5) Bu Kanun ve ilgili diğer kanunlarda veya idari düzenlemelerde daha uzun bir süre öngörülmedikçe, şirketin internet sitesine konulan bir içerik, üzerinde bulunan tarihten itibaren en az altı ay süreyle internet sitesinde kalır; aksi hâlde konulmamış sayılır. Finansal tablolar için bu süre beş yıldır.
(6) …. İnternet sitesinde yer alacak bilgiler metin hâline getirilip şirket yönetimi tarafından tarih ve saati gösterilerek noterlikçe onaylı bir deftere sıra numarası altında yazılır veya yapıştırılır. …. Denilmektedir.
Yukarıda 6. Fıkradaki, “noterlikçe onaylı bir deftere” derken nasıl ve hangi defterden bahsedildiği belli değil. Onaylanmazsa adli para cezası, adli ceza ödenmezse 2 yıla kadar hapis, şirket yetkililerini beklemektedir.
Yeni TTK’da 1524. Madde ve ilgili bentleri gizliliği yasaklarken, Bankacılıkta müşterilerin sırını açıklamak yasak ve suç kabul edilmiş ve söz konusu suç için öngörülen ceza ise 5 Bin gün Adli para ve 1 ila 3 yıl arası hapis cezası öngörülmüştür. Gizliliği açıklamak “vergi mahremiyeti” kapsamında suç kabul edilmiş bankacılık kanununda olduğu gibi ceza ön görülmüştür.
Üç ayrı kanunun ilgili maddelerinden ikisi gizliliği ihlali suç sayarken Yeni TTK açıklamamayı suç sayıyor. Yürütme ve Yargı neye göre karar verecek?
Türkler, girdikleri toprakların hiç birinde insanları asimile etme düşünce ve fikrine tevessül etmemişlerdir.
Bugün kendisini medeni zanneden ve iddia eden Avrupa ise bu konuda en başarılı karneye sahiptir. Batılılaşmak isteyenler bilmelilerdir ki, batılı ülkelerin tarihleri asimilasyon ve emperyalizm başarıları(!) ile süslenmiştir.
Son zamanlarda Batılılar ve batılı severler tarafından Türkiye’ye karşı sürdürülen ve artarak devam ettirilen psikolojik saldırıların altında yatan gerçek, Türklerin asimile edilme çalışmalarından başka bir şey değildir.
Türkiye’ye karşı uygulanan baskılara dikkatlice bakıldığında, azınlık bahanesi ile gündeme taşınmak istenenler; sözde soykırım bahanesi ile içerideki güçlü bağların kopartılması ve özellikle Türkiye dışında hayatlarını sürdüren Türklerin manevi bağlarının zayıflatılarak asimile edilebilmelerini kolaylaştırıcı çabalar olduğu fark edilebilecektir.
Geçen yazımızda da konu ettiğimiz sözde Ermeni soykırımı(!) safsatalarının sürekli başka başka ülkeler tarafından temcit pilavı gibi ısıtılarak servis edilmesi boşuna değildir.
Amaç Türkiye’nin maddi manevi bütünlüğünü parçalamaktır. Sözde soykırım tezlerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi için, kullanılan dil, üslûp, yöntem tamamen balığın oltaya gelmesi için atılan yemden başka bir şey değildir. İçeride kardeşi kardeşe kırdırma oyunları tezgâhlanarak “Kürt Meselesi(!)” olarak dünya gündemine taşınmaya çalışılan sözde azınlık hakları(!), diğer yandan ise Ermeni Soykırımı(!) yapıldığını kabul edip basit bir özür dilenme talepleri varmış gibi gayet yumuşak bir talepte bulunulmaktadır.
Batılı ülkeler, “Şıracının şahidi bozacı”, “merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler”, “ele verir talkınî kendi yutar salkımı” misallerinde olduğu gibi kendi yaptıkları soykırımları örtbas etme gayretkeşliği içinde Türkiye’ye çamur atarak, asıl amaçlarını ve hayallerini perdelemeye çalışmaktadırlar. Bunlar kendi yaptıklarından utanmadan, “Türkiye azınlıklara haklarını derhal vermelidir” baskısı uygulamaktadırlar. Çünkü bu isteklerine kavuştukları an, olayın peşinden uluslararası mahkemeleri devreye girdirerek, kiminin Süryani, kiminin Ermeni, kiminin Kürt, kiminin Rum, kiminin Kıpti, kiminin bilmem ne belâ olduğu için soykırıma uğradıklarını iddia ederek tazminat talepleri gündeme taşınacaktır.
Sonrasında da, tazminata mahkûm edilen Türkiye’yi daha da yok etme ve bitirme adına Türklerin asimilasyonu için çalışmalara ağırlık verilecektir. Öyle ki, ‘Türk olmadığınızı söyleyin sizlerde soykırıma uğramışlar zümresine dâhil olarak tazminat kazanın’ diyeceklerdir. Bu oyun emperyalizmin en büyük silahı olarak gömüldüğü yerden günü geldiğinde çıkartılacaktır.
Batılı ülkelerin, Lozan’ı yok edip Sevr’i diriltmek için Türkiye’ye dayatmaları her geçen gün farklı noktalarda arttırdığı görülmektedir.
Önce Irak’ın Kuzeyi için istenenlerin sonunda, diplomatik olarak talep edilen; ‘Irak halkının özgürlüğü için Özerk Kürt Yönetimi kurulsun’ değil miydi? Sonunda özerklik, devlet şekline dönüştürülmedi mi? Şimdi de aynı oyun Suriye üzerinden yürütülüyor. Türkiye’nin hemen sınırında, Afrin’de “Batı Kürt Devleti”nin temelleri atılmış olmadı mı?
Bunun arkasından gelecek talep ne olacaktır? ‘Türkiye’nin Güneydoğu’sunda da bir Kürt devleti(!) kurulsun” talep ve isteği olmasın!
Okadar da değil! dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Şöyle bir yakın tarihe bakalım; Batı Trakya’daki Türklerin kimlikleri, hakları sürekli tırpanlana tırpanlana asimilasyon uygulanmıyor mu? Bulgaristan’da durum farklı mı gelişti? Boşnaklara Avrupalı gözlemci korumacılar(!) desteğinde Sırplar tarafından soykırım uygulanmadı mı? Kimlikleri değiştirilerek emperyalizmin iz düşümünde asimilasyon uygulanmadı mı?
Yine son zamanlarda evlilik, eş, aile birleşmesi gibi durumlardan dolayı Almanya’ya gideceklerden istenen ön şart nedir? Almanca konuşup, anlaşabilecek kadarda olsa
ERMENİ SOYKIRIMI VAR DİYENLER,
Ermenilerden Özür Dile(t)mek İçin Çaba Harcayanlar,
Okuyup Utanacaklar mı?
Her ne kadar haber eski gibi gözükse de Fransa’nın Fransız Başkanı ve bazı üyeleri bu konunun taze olduğu savını parlamentolarına taşımaktan utanmıyorlar.
Hedefleri Türkiye’yi ve Türk milletini bir birine düşürerek, kardeşkanı akıtarak kandırmak ve dahası asimile ederek ele geçirmektir. (nasip olursa yakın zamandaki bir yazımda bu konuya değineceğim inşallah.)
Şimdi raporun kendisi eski (20-30 yıllık) gözükse de, Ermenilerden medet ve çıkar elde etmek isteyenler gündemi sürekli taze tutmak istediklerinden, ABD eski Başkanı Reagan’ın Danışmanı BRUCE FEİN’e kulak verilmelidir.
ABD’den Gelen Şok Açıklama ve Hukukçu Gözüyle Açıklanan Rapor’a kulak kabartmak ve gerçeklerin açıklanması için destek olmak gerek.
“Ermeniler 2 milyon Osmanlıyı Öldürdü”
ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Bruce Fein tarafından açıklanan ADB’nin araştırma Raporunda, “Ermeniler 2 milyon Osmanlıyı Öldürdü” diyor.
ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein’in açıklamaları bununla da kalmıyor. “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor” diyor.
ABD, Ermeni iddialarının asılsız olduğunu yıllar önce belgeleri ile ortaya koymuş olmasına rağmen, Türkiye neden bu belgeleri dünya kamuoyu ile paylaşmaz ki? Sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendiren, ABD Eski Başkanlarından Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlı Bruce Fein, Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu ifade etmektedir. Ronald Reagan’ın ABD Başkanı görevini yürüttüğü yıllarda, 1981′de Sözde Ermeni soykırımının Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyleyen Fein, görüşlerini açıklıyor.
Fein, “Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü. Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak” diyor.
Türkiye Üzerine Oyunlar
Millet ve devlet olarak birlik olmak, güç birliği yapmak zorunluluğu olmadığı zaman, o millet devletsiz kalmaya mahkûmdur.
Dünyanın Bildiği Ermeni Sorunu Olmadığı Gerçeğini Biz Neden Bilmiyoruz?
Saldıranlara karşı koymak ve kendini savunmaktan başka bir kültürü kendisine zül addeden Türkiye, millet olarak barıştan yana tavır sergileye gelmiştir.
“Yurtta Barış, Cihanda Barış” felsefesini benimseyen ve kendisine şiar edinen Türkiye’nin bu düsturunu başkaları daima kendi çıkarlarına alet etmeye çalışmışlardır. ‘Türkiye savaşı değil, barışı savunduğu için direk saldırıya kalkışmaz’ düşüncesinde sabit kalanlar bu nedenle Türkiye’nin sıkıntı yaşamasına daima katkı koymuşlar ve bu düsturlarına da devam etmektedirler.
Sulh demek saldırmamak, pısırık kalmak demek değil. Sulh; güçlü, dirayetli, sözü dinlenen, mazluma şefkatli, zalime ve zulme panter kesilmek demektir. Bu düşünce ve felsefe Türkü kendisine düşman belleyenlere gösteril(e)medi.
Türkiye’nin Osmanlı’dan gelen örf ve adetlerinde kişilerin kimlikleri üzerinden değil, vatandaşlık hakları bilinci ile devleti yaşatma istek ve arzusu, birleri (dış mihraklar) tarafından sürekli ırkçılık nifakı ile kardeşkanları dökülmesine zemin hazırlanmıştır. Bunun en bariz örneği de Bruce Fein’in açıklamalarında ortaya çıkmaktadır. Ermeni çeteciler tarafından şehit edilen Osmanlı (Müslüman halkı) Ermeniler katlediliyor(!) diye dünyayı kandırmaya, yaptıklarını gizlemeye çalışmışlardır. Varlıklarını borçlu oldukları Osmanlı ve devamında Türkiye’ye karşı daima ihanet içinde olmaktan vaz geçmeyen diaspora ekmeğini buradan temin etmektedir.
Bugün Türkiye’nin püsküllü belası konumuna getirilen PKK’nın Müslüman Kürt Halkının haklarını savunduğu gibi bir safsatayı ortaya sürenlerin kimliklerine iyi bakmak gerekmektedir.
Türk milletine ihanet ederek, o günkü işgalcilerin saflarında yer alarak ihanet eden ve milyonlarla ifade edilen Müslüman Türk evladını şehit edenleri ve edilmesine neden olanları iyi bilmek gerekmektedir. Bir zamanların ASALA’sı nereye kayboldu, hangi kimlik ile kendini gizliyor? Diasporanın tarafına alamadığı Kürdü, Lazı, Çerkezi, Azeriyi, Gürcüyü, Zazayı o tarihlerde hunharca katledenler, daha sonra dışarı kaçamayınca hangi kimlikle kendilerini Müslüman olarak gizlemeye çalışmışlardır? Bu kamufle olanlar değil midir, Türkiye’de iç savaş çıkartmak adına, Türk – Kürt – Alevi – Sünni çatışmaları oluşturarak kardeşkanı akıtmaya çalışanlar?
Neden Türkiye’nin iç karışıklığı genelde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde meydana gelmektedir? Zaman zaman da Akdeniz bölgesinde? Amaç ve hedef Türkiye’nin bölünüp parçalanmasıdır.
Türkiye’de hiçbir zaman olmayan Kürt Meselesi nasıl oldu da birden bire ortaya çıkmıştır? Bu hal olmazsa, Ermenistan varlığını sürdüremeyecek konuma gelecektir.
Bu illetten kurtulmak için, Türkiye’de sürekli değişik etnik çatışmaların olduğu intibaını yıkmanın ver yok etmenin, yani meselenin kökten halli için, güçlü Türkiye, Mutlu – huzurlu, birlik ve beraberlik içinde olduğunu dünyaya göstermek gerekmektedir.
Ermenistan’ın dünya ülkelerini karşılıklı çıkar ilişkileri ile kullanarak Türkiye üzerinden varlığını sürdürme çaba ve kaynakları bitirilmelidir.
Ermenistan varlığını idame ettirmek istiyorsa, ya bu yalan, hayal mahsulü, gerçekleri saptırarak kurduğu emellerinden vazgeçecektir. Ya da kendi kendisini dar sınırları içinde yok etmeye başlayacaktır.
Yapılması gereken en kolay iş, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine ve iş kollarındaki istihdam oluşturan işverenlere düşmektedir. Ermenistan vatandaşlığındakilerin Türkiye’ye girmeleri ve de kaçak çalışmaları engellenmeye başlandığı gün Ermenistan mali sıkıntılarla boğuşmaya başlayacak ve varlığını sürdüremeyecektir.
Sözde soykırım yalanı ile elde ettikleri ve hayatlarını idame ettirdikleri rantı kaybettirmek Türk Hükümetlerinin elindedir. Hodri meydan! Arşivlerin dünya kamuoyuna açsınlar, her şey ortaya çıksın.
DİKKAT!
Sözde Ermeni Soykırımı yalanını yamak isteyenlerin panel, konferans giderlerini karşılamak için kimler sponsor oluyor? Bu firmalar Türkiye’den ne kadar para kazanıyor? Hangi yabancı menşeli banka, sigorta şirketi ve hava yolu bunları finanse ediyor?
Uyanmak ve bunalar Türkiye’den para kazandırmamak gerekmez mi?
AK Parti 2002’den bu yana tek başına iktidarda görev başındadır.
Başta Sayın Başbakan olmak üzere, etkili ve yetkili bakanlar, müsteşarlar, bürokratlar hemen her fırsatta, Türkiye ekonomisinin yükselişte olduğunu, 2011 seçim mitingleri boyunca tekrarladıkları gibi, dünyanın en büyük 17. ekonomisi olduğunu söyleyip duruyorlar. Madem öyle ise, aşağıdaki sorularımıza nasıl bir cevap vereceklerdir?
1- Ekonominin iyi olduğuna inanıp güvendiğiniz için mi, mevcut ve emekli Milletvekillerinin maaşlarına yüksek zam uygulaması için yasal düzenleme yaptınız?
2- Ekonominin iyi yolda olduğunu, uygulamaların doğru ve istikrarlı gittiğine inancınız tam olduğu için mi asgari ücretten vergiyi kaldıramadınız? Kaldırmak istediniz de kararınıza muhalefet edip, “Kaldırtmayız!” diyen mi oldu?
3- Ekonomimizin iyi olduğunu iddia ediyorsunuz. O zaman üniversite öğrencilerinden aldığınız harçlara hala ihtiyacınız mı var?
4- AK Parti İktidara geldiğinde Benzinin pompa satış fiyatı 1,48 ( eski rakamla; Bir milyon 480 Bin) Lira idi. 2012’de içinde bulunduğumuz aylarda 4,22 Lirayı geçti. Ekonomi iyi ise bu kadar artışın nedeni neydi?
5- Ekonominin iyileşmesi petrol artışlarına mı bağlı seyrettirildi? Akaryakıttaki dolaylı vergiler olmazsa ekonomide dengeler bozulacak mıydı? (ÖTV’nin, KDV’nin arttırılması ve dolaylı vergilerin Akaryakıt içindeki yıllık getirisi kaç milyar dolardır?)
6- Ekonomi iyi ise, İntibak yasası neden 2013 yılının ocak ayında yürürlüğe giriyor? Milletvekili maaş artışları ve zamları için ekonomi iyi de, işçi emeklisi için mi ekonomi dengeleri bozulabilir fikri ortaya sürülüyor? Yoksa Muhalefet partileri, işçi emeklisini ilgilendiren intibak yasasının 2012’de işlerlik kazanması için engel mi oldu?
7- Ekonomik verileri iyi ise, işsizlik neden aynı artış hızı ile aşağılara çekilemedi? İstihdamı arttırmak için projelerinizi uygulamak istediniz de kıskananlar mı oldu? İşsizliğin azaltılması için ortaya konulan projeleri uygulamanızı muhalefet partileri mi engelledi?
8- Tarım ve hayvancılıkla uğraşan çiftçilerin ellerini güçlendirmek, teşvikten yararlandırmak, desteklemek istediniz de iktidarın sizde olmadığını mı zannettiniz? Yoksa hayvancılık ve tarımı geliştirmeye yönelik meseleleri çözmeye meclisteki sayısal gücünüz mü yetmedi?
9- Dışarıdan canlı hayvan, tarımsal ürünleri ithal etmek istediğinizde istediğiniz kararları çıkarttığınızda engel olamayanlar, Hayvancılık ve tarımı geliştirmede yerli üretime teşvik ve kredi desteği vermek istediğiniz de karşı mı çıktılar?
10- Ekonomi iyi olduğu için mi yer altı kaynaklarından Bor ve Maden yatakları gibi zenginlikleri ülke ekonomisine kazandırma çalışmalarını arttırmadınız? ‘İktidarsınız ancak buna muktedir değilsiniz’ diyenler mi oldu?
11- Ekonomi rakamları bu kadar iyi de, milli ve stratejik işletmelerin, şirketlerin, kaynakların “Özelleştirme” adı ile yabancılara satışını gerçekleştirdiniz. Gelecek seçimler için değil, gelecek nesiller için herhangi bir tehlike öngörünüz olmadı mı?
Tüm bu ve benzeri soruları cevaplandırmak elbette ki AK Parti iktidarının işidir. Yaklaşık 2 milyon emekliyi ilgilendirecek intibak yasasının 2013 yılının Ocak ayında yürürlüğe giriyor olması dahi, ekonomi ile alakalı pembe tabloların kamuoyuna yansıtıldığı intibaını güçlendirmektedir.
SÖZÜN ÖZÜ: “Göz bozukluğu gördüklerimizi; vizyon bozukluğu ise yaptıklarımızı sınırlar.” Franklin Fiel
Adana bunları hak ediyor mu?
Adana ve Adanalı, yıllarca Türkiye’nin lokomotifi konumunda olmuş, ekonomide en büyük katma değer üreten illerin başında yer almıştır.
Havası, iklimi gibi insanı da sıcak olan Adana, gelene kapısını açmış, yükselip başarı elde edenlerle daima gururlanmış, barındıramadığı için gidene üzüntü duyan kent olmuştur.
Adana, sarı sıcakların başkenti olmuş, mümbit topraklara ve iklime sahipliğinden dolayıdır ki, uzun yıllar Tarıma dayalı üretim ve buna bağlı olarakta sanayideki gelişmişliğin önderliğini yapa gelmiş kent olmuştur.
Adana, yemesini bildiği kadar giymesini de, misafirine ikram etmesini de bilen bir kentli kültürüne ev sahipliği yapmıştır.
İklimi gibi sıcakkanlıdır Adana’nın insanları. “Adam ekseniz adam yetişir” manasını bulan verimli topraklara sahip olan Adana, son çeyrek asırdır ilerlemek yerine gerilemeye, gelişmişlikteki ve zenginlikteki liderliğini başka vilayetlere kaptırmıştır. Adana, sadece Şalgamın, Kebabın, bici bicinin diyarı olarak anılacak kadar yoksunluğa terk edilmekle karşı karşıya kalmaktadır.
Adana, Türkiye’nin iç ve dış ticaret hacmine yön verecek, katma değeri en yüksek üretimler gerçekleştirecek kadar zengin toprakların yanında yüksek veremliliği oluşturacak insana da sahip olmasına rağmen, yönetim zaafiyetleri nedeniyle bana necilik olgusundan gerilemeye yüz tutmaktadır.
Adana, son dönemlerini ilerleyerek değil, sıkıntılar içerisinde, doğum sancısına tabi tutturularak, topraklarında yeni yatırımların canlı doğmasına değil, ölü doğumlarla başarı elde edilmesine katkı konulan bir yönetim anlayışı ile idame ettirilir duruma getirilmiştir.
Şehrin artan nüfusuna paralel olarak, yatırımlar ters orantılı azaltılmaya matuf çalışmalarla geriye götürülmektedir. Eskiden Adana’da işsizlik nedir bilinmediğinden, sürekli göç alırken, şu anda işsizlik sıralamasında Türkiye birinciliğini elinde bulundurmakta ve ne yazık ki, yetişmiş beyinlerin tersine göç etmesine adeta teşvik sağlanmaktadır.
Adana nüfus açısından büyüdükçe, aynı paralelde trafik karmaşası yaşanıyor. Çünkü yol (şehir içi ulaşım) problemi de büyümeye başlıyor. Yerel yönetimlerin çalışma perspektiflerinde geleceğe yönelik planlanıp yapılan ulaşım mastırları değil, günü kurtarmaya yönelik aspirin tedavisi çözüm anlayışları mevcuttur.
Akıllı dokunuşlarla trafik sıkıntısını çözmeye çalıştığını zanneden planlayıcılar, trafiğin yaptıkları hizmetlerle(!) daha da karmaşık hale geldiğini yerinde test etmiyor veya edemiyorlar.
Adana, tarihlere Ceyhan depremi (27 Haziran 1998) olarak geçen afetin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, Depremde hasarlaşan, yıkılmaya meyyal, binalar ve yeni yapılaşmalarla alakalı neler yapılmıştır diye bakıldığında, görüyoruz ki kocaman bir HİÇ!
Van depremi sonucunda Merkezi hükümetin ortaya attığı kentsel dönüşüm fikrine mal bulmuş mağribi gibi sarılan yerel yöneticilerin, bu güne kadar bunu düşünecek ve uygulayacak kapasite ve becerilerinin olmadığını kendi icraatları ve davranışları ortaya koymuştur.
Başbakan Erdoğan, Van depremi akabinde, Robert Bosh’un dediği iddia edilen, “İtibar kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” sözünden esintili olarak; “gecekonduları, kaçak yapıları kamulaştıracağız. Oy verirmiş, vermezmiş dinlemeyeceğiz. Yakacağız! Kaçak yapılara yönelik yetkiyi gerekirse bakanlığımıza alacağız. Bu binaları bedeli ne olursa olsun yıkacağız. Çünkü bu tabloları defaatle yaşamaktansa, iktidarı kaybetmek çok daha hayırlıdır” demişti. Bu sözler geçmişte Seyhan İlçe Belediye Başkanı Azim Öztürk’ün açıklamalarını hatırlatmıştır. 2004 Yerel Seçimlerinde, Gazetelere manşet olacak açıklamalar yapan Öztürk, “Kaçak babamın da olsa yıkarım” diyerek dikkatleri üzerine çekmiş ve bu ifadeleri ile kamuoyundan alkış toplamıştı. Ne var ki, o günden bu güne 8 yıl geçmiş olmasına rağmen, Seyhan Belediyesinin sorumluluğunda yıkılan 1 kaçak yapı varsa, 5 yeni kaçak yapı oluşmuştur.
Adana, yakın tarih geçmiş yıllara kadar İl Milli Eğitim Müdürlüğünde hep vekille idare edile geldiği için, YGS ve LYS sınavlarında birincilik başarılarını başka illere adeta hediye etmiştir. Şimdilerde de (yaklaşık 2 Yıldır) Büyükşehir Belediyesi başkanlığı koltuğu vekille idare ettiriliyor. Vekillikle memleketin hangi hali düzeltilebilmiştir? (İnkâr etmemek gerek; Aytaç Durak gazete manşetlerindeki haberleri ile gündemde kalırken, Vekil başkanlar şehrin hemen her tarafına astırdıkları billboard ve reklam afişleri ile kendilerini gündeme taşıttırmaya çalışıyor.) ilçe belediyeleri, STK’lar, ilgili kuruluşlar ile Büyükşehir Belediyesi arasında uyum var gibi gösterilse de aslında işler tek fikir, tek AKIL ile yönetilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle de ilçe belediyeleri arasındaki koordinasyon da kayboldu.
Adana’nın, koordinasyonsuzluk nedeniyle çektiği en büyük çile istihdamsızlık ve buna bağlı olarak işsizlikte şampiyonluk. Hemşehrisi, Atanmışı, Siyasetçisi, Seçilmişi, STK’sı, Okutmanı, … birlik olup, “ÖNCE ADANA” deme zahmetine katlanarak, el birliği, güç birliği yaparak meseleleri, yerinde, zamanında ve kalıcı olarak çözüme kavuşturma yarışı başlatılmalıdır.
Adana, şehir içi çevresel bakımdan sınıfta kalmış, trafik problemi insanlarını agresifleştirmiş, kaçak ve plansız yapılar asayiş düzenini bozmaya katkı koymuş, işsizlik nedeniyle vasıflı göç verirken vasıfsız göç almaya doyamamış ve ‘aç kalınca hırsızlığa, çok söyleyince arsızlığa’ sebebiyet verir bir durum hâsıl olmaya yüz tutmuş, ‘bizim partiden’ anlayışı ile insanları ötekileştirilmiş, balık tutmaktan vazgeçirilip hazır balık yemeye alıştırılmış bir topluma doğru sürüklenmeye başlatılmış bu kent için topyekûn çözüm üretilme zamanı gelip geçmeye devam etmektedir.
Sarı Sıcakların Başkenti Adana bu kadar yoksunlaştırılmayı hak etmiyor.
Geçmişi, Tarihi dokusu, üretkenliği, toprağı, havası, insanı, suyu, her çeşit imkânları ile varlığını haykırmaktan yorgun düşen Adana, akîl yönetime, güç birliğine, birlikteliğe, düzenli kentleşmeye ve kalkınmaya susamış bu susuzluğunu gidermek hepimizin görevi ve sorumluluğu olmalıdır.
VAN İÇİN TEK YÜREK DENİLDİ NE OLDU?
Van depreminin üzerinden 4 aylık süre geçmiş olmasına rağmen, depremzedelere arzulanan yardımlar, iyileştirmeler, barınma, konaklama, çalışma şartları bir türlü istenilen şekilde yapılamamıştır.
Tarihler 23 Ekim 2011’i gösterdiğinde tüm insanlığın yüreğini yakan, ancak olayın mağdurlarının her boyutu ve yönüyle ciğerlerini dağlayan Van Depremi yaşanmıştı.
Türkiye tek yürek oldu. Yaraları sarmak, acıları paylaşmak için yapılabileceklerini yapmak için seferber oldu. Yardım kampanyaları düzenlendi. Depremzedelerin yaralarını sarmak, acılarını dindirmek için herkes gücü nispetinde, maddi – manevi yardıma koştu, adeta Türkiye’de doğal bir yardım seferberliği başlatılmış oldu.
Özellikle depremzedelere yardım amaçlı TV’ler tarafından yapılan iki ayrı program vardı ki, depremzedelerin birçok yarasına merhem olacak, devletin işini kolaylaştıracak türdendi. Bu programlarda kamuoyunun gözü önünde toplanan (vaat edilen) rakam 126 Milyon lira civarındaydı.
“Van Depremi İnsani Yardım” hesaplarına destek
TV programlarına siyasilerde olağanüstü desteklerini sunmaya gayret gösterdiler.
Siyasi parti liderleri de TV programlarına telefon bağlantısı ile destek verdiler. AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, canlı olarak yayınlanan yardım programına telefonla bağlanarak, organizasyonu düzenleyenlere ve bağışta bulunanlara müteşekkir olduklarını söylemişlerdi.
Ana Muhalefet Partisi CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, canlı yayına telefon bağlantısı ile katılarak kampanyaya desteklerini bildirmişlerdi.
Sahi, depremden sonra Başbakanlığın açtığı “Van Depremi İnsani Yardım” hesaplarına ne kadar bağışta bulunuldu?
Şovmen Beyazıt Öztürk’ün sunumu ile Kanal D – ATV önderliğindeki 16-17 medya kuruluşu (A Haber, ATV, Barış TV, Beyaz TV, Beykent Üniversitesi TV, CNN Türk, Fenerbahçe TV, Fox TV, Haber 24, Kanal 24, Kanal 58, Kanaltürk, NTV, Power Türk, Star TV, Süper TV)’nin yaptığı yardım programına katılanların taahhüt ettikleri yardım tutarı 61 Milyon TL civarında idi. Ayrıca programın öncülüğünü yapan Kanal D ve ATV, reklam gelirlerinin de yardım kampanyasına bağışlanacağını Beyazıt Öztürk vasıtasıyla beyan etmişti.
Yine bir başka program olan, Samanyolu TV’nin öncülük ettiği ve Kimse Yok mu Derneği’nin desteklemiş olduğu yardım programı kısa sürede rekora imza atmıştı. Bu kampanyada adeta şöhretler karması telefon bağlantısı ile yardım yarışı yaparak “Van Depremi İnsani Yardım” programına destek vermişler ve 46 Milyon Lirası okul – yurt – konut yardımı olmak üzere toplamda 65 Milyon TL’lik yardım taahhüdünde bulunulmuştu.
ÜNLÜLERİ REKLAMLARINA ALET Mİ ETTİLER?
Van’a Yardım toplama kampanyasını yürüten TV Programlarında canlı bağlantıların yapılacağı bölgesinden görüntülerin ekrana gelen programa konuk olan isimlerin bazıları şöyle:
Acun Ilıcalı, Ahmet Lütfü Akar (Kızılay Başkanı), Aras Bulut İynemli, Ayça Bingöl, Aydan Şener, Ayşenil Şamlıoğlu, Aytuğ Kolankaya, Bade İşçil, Bennu Yıldırımlar, Beren Saat, Berna Laçin, Buğra Gülsoy, Burcu Kara, Bülent İnal, Ceyda Düvenci, Emel Sayın, Emir Berke Zincidi, Engin Akyürek, Erdem Yener, Erol Evgin, Ertem Şener, Evrim Solmaz, Farah Zeynep Abdullah, Funda Arar, Hadise, Hakan Şükür (AK Parti İst. Mv.), Hakan Yılmaz, Haluk Bilginer, Kıvanç Tatlıtuğ, Kubat, Meral Çetinkaya, Orçun Kaptan, Oya Başar, Öykü Karayel, Özge Özder, Özgür Ozan, Pınar Altuğ, Saba Tümer, Serhat Tutumluer, Sertab Erener, Sevil Atasoy, Sinan Çalışkanoğlu, Songül Öden, Şafak Sezer, Şebnem Bozoklu, Şevket Çoruh, Tarık Tarcan, Zahide Yetiş, Zeynep Beşerler, vs. gibi sanat, siyaset, medya, spor dünyası tarafından yakinen tanınan onlarca ünlü isimler ekranda, telefonda, ekran karşısında Van’a yardım için kamuoyuna çağrıda bulunmuşlardı.
Bu kampanyalar çerçevesinde, taahhüt ettikleri yardım sözlerini yerine getirmeyenler var mı? Varsa kimlerdir? Bu kişi veya kuruluşlar, ünlüleri de kullanarak televizyonlarda bedavadan kendi reklamlarını mı yapmaya çalışmışlardır?
Taahhütte bulunanlardan kimler, vaat ettiklerinin ne kadarını yerine getirebilmişlerdir? Toplanan ve halen bu güne kadar devam eden yardım kampanyalarından ne kadar toplandı ve verilen sözlerin ne kadarı Van’da hayata geçirildi?
Müşahhas bir örnek vermek gerekirse, Adana’da yaşayan biri olarak, o programlardan birinde Telefonla canlı yayına bağlanan Çukurova İlçe Belediye Başkanı Yıldıray Arıkan, Van depreminde zarar gören köylerden birine okul yaptırma sözü vermişti. Bu söz yerine getiriliyor mu? Hangi aşamada? Herhangi bir gelişme yoksa o gün neden o canlı yayında söz verme gereği duymuştur?
TOPLANAN VE YAPILAN HARCAMALARIN TUTARI NE KADARDIR?
Van Depremi için açılan hesaplarda, SMS bağışlarında bu güne kadar ki toplam yardım miktarı ne kadara ulaşmıştır?
TV Ekranında taahhütte bulunan yardımseverlerin açılan yardım hesaplarına ödedikleri toplam yardım miktarı ne kadara ulaşmıştır? Bağışlanan yardımlardan bu güne kadar Van için kullanılan tutar ne kadara ulaşmış ve bu harcananlar, nerelerde, nasıl, ne için kullanılmıştır? Van depremzedeleri için toplanılan yardımlardan, yapılan taahhütlerin hangileri sonuçlandırılmıştır?
Ekranlar karşısında yardım vaadinde bulunanların tam listesi, taahhüt tutarları ile birlikte kamuoyuna açıklanabilir mi? Bu liste içerinde bağışta bulunmayan ve amacı reklam yapmak olanlarda özellikle deşifre edilebilir mi?
Reklam amaçlı olanları kamuoyuna deşifre etmenin yanında, sadece yardım programına yönelik yayın yapan ve konuklarını ünlülerden oluşturan TV kanalı vasıtasıyla reklam yapmak amaçlı taahhütte bulunanlardan reklam bedelleri cezalı olarak tahsil edilerek “Van Depremi İnsani Yardım” hesaplarına aktarılabilir.