Cumhuriyetle idare edilen her ülkenin, kendi vatandaşlarının yasal haklarını korumak, genç, yaşlı herkesime eşit davranmak için değişmez kararları vardır. Anayasalarla belirtilen bu kararlar, zengin fakir ayrımı yapmaksızın eşittir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında bu ülkede yaşayan insanların da eşit haklara sahip oldukları yazılıdır. Ne yazıktır ki, bazı taş kafalı insanlar bunun farkında değil.
Ben bir Türk vatandaşıyım yaşlıyım eşimle birlikte Adana Huzur evinde kalıyorum. Böylece yasaların bana vermiş olduğu yasal hakkımı kullanıyorum. Zengin veya fakir veya makam sahibi olabilirim, çocuklarım makam sahibi olabilir, bu benim yasal haklarımı kullanmamı engellemez. 60 yaşı doldurmuş bulaşıcı hastalığı olmayan her Türk vatandaşı Huzurevinde ücretli veya ücretsiz kalma hakkına sahiptir.
18–24 Mart yaşlılar haftası etkinlikleri programında Adana Huzurevi bahçesinde 40 ıncı Küçük ev açılışı yapıldı.40 M2 1+1 olarak inşa edilen Huzurevi içerisindeki Küçük evler yalınız Adana da olup, bu model Türkiye de ilk ve tek dir.
Her meslekte kıskanç insanların başarılı kişilere karşı bir art niyeti vardır. Hele bu başarılı insan kadın ise, kendi başarısızlıklarının faturasını başarılı kişilere keserler. Nitekim öyle de oldu.
Huzur evi içerisinde kullanıma hazır hale gelen bir küçük evin açılışı ile ilgili İhlâs haber ajansı (İHA) çok güzel bir haber yapmış. Haber içerisinde, tabiî ki kurum müdürünün de düşüncelerini yazmıştı. Bazı yerel medya’nın haber altlarında BULUNAN yorum sayfalarında Adana Huzurevi müdiresi Nurdan Avcı KAMA hakkında çok çirkin yorumlar yaptılar. Birkaç ay önce Sosyal Hizmetler Adana İl Müdürlüğüne atanan, Sayın İpek KOBANER hanıma da Medya haberleri yorum sayfalarında çirkin yorumlar yapılmıştı. Yorumu yapanlar kadınların başarısını çekemeyen karanlık zihniyetli aynı insanlardı. Bu yorumları yapanlara sesleniyorum. Sizler ne derseniz deyiniz, Adana Huzurevi küçük evler projesi fikri bir başkasına ait olabilir ama bu eser Sayın Nurdan Avcı KAMA’ ya aittir.
Huzurevi bahçesi içerisinde yapılan ve bugünkü sayı ile 40 Adede ulaşan küçük evlerin inşaatında ve döşenmesinde devletin bir tek lira katkısı yoktur. Bu küçük evler tamamen hayırseverler tarafından yaptırılmış ve sosyal hizmetlere bağışlanmıştır. Hayır, sever vatandaşlar güvendikleri kişi ve yöneticilere ayni veya nakdi bağışları yaparlar. Sayıca fazla olan küçük evler inşaatları kurum müdürüne güvenildiği için yapıldı. Yani bu başarı, Kurum müdürünün başarısıdır.
Huzurevlerinde kimlerin kalabileceği yasalarla belirlenmiştir. Huzur evleri, çok önceki yıllarda olduğu gibi sadece fakir veya kimsesizler değil, ömrünün kalan bölümünü evlatlarına, yakınlarına yük olmadan kendi yaşıtları arasıda yaşamak isteyen aklıselim ve eğitimli insanların tercih ettiği devlet kurumlarıdır.
Huzurevlerinin tarihçesi hakkında bilgisi az olanların bilgi edinmeleri için bu haftadan itibaren, DARUACEZE ve HUZUREVLERİ ile ilgili bir seri yazı yazmak istiyorum umarım beğeninizi kazanabilirim.
Gelecek hafta yazımın konusu, Dünyada ve Türkiye de YAŞLILIK olacaktır.
Yaradılış öykümüzü herkes bilir. Dişi ve erkek embriyosundan var olan insanlar kendi istemleri dışında dünyaya gelirler. Yine hiçbir canlı anne ve babasını kendisi seçemez. İnsanlar doğar ve çeşitli evrelerden geçerek büyürler ve yaşamları içerisinde ileride ne olacağını hiç kimse bilemez. Yeni bir istekleri için zamanın çok çabuk geçmesini dilerler, zamanın onlardan neyi alıp götürdüğünü fark edemezler.
Çocuklar büyümeyi, gençler evlenmeyi, evlenenler çocuk sahibi olmayı, çocuklarının büyüyüp evlenmelerini, torun sahibi olmayı yani zamanın çabuk geçmesini isterken zamanın kendimizden neler alıp götürdüğünün farkında bile olamayız. Sonra bir gün aynaya baktığımızda çabuk geçmesini istediğimiz yılların bizden neler alıp götürdüğünü fark ederiz.
Zamanı durdurmak veya geri getirmek artık mümkün değildir o halde ne yapmalıyız? Kalan zamanımızı iyi değerlendirmek için geriye ne kadar ömrümüzün kaldığını bilmediğimiz için günlerimizi en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekiyor.
Üzerine titrediğimiz evlatlarımız şimdi kendi evlatları ile meşgul oluyor, onlar kendi anne ve babalarının kendileri için yaptıklarını unutmuş iyi bir anne-baba olmanın çabası içindeler, yani artık biz yaşlı kuşak, yavaş yavaş değerimizi kaybetmiş eski eşya konumuna düşmeye başlamışız, gerçi bunu yüzümüze karşı söylemiyor olabilirler ama hareketleri, ihmal edilişlerimiz, azalan ziyaretler çeşitli mazeretler hep bunun bir göstergesidir.
Evlatlarından çok şey bekleyen insanlar daima hüsrana uğrarlar. Çünkü onlarında ayrı bir ailesi ve sorumluluğu var bunu kabul eden yaşlılar, daha mutlu olurlar. Dünyanın her yerinde yaşlı dinlenme evleri var, o ülke insanları nerede nasıl huzur bulacağına yaşlı insanların karar vermelerini bekler ve onların kararlarına saygı duyarlar. Bizim ülkede ise gençler, yaşlılara daha az saygı duyduğu gibi büyüklerinin huzur evlerinde yaşamasını kendi egoları için zor kabullenirler, onların amacı yaşlılarının huzuru değil el âlem ne der? ‘’falan kişi annesini veya babasını huzur evine atmış’’ derler korkusu ile yaşlılarının fikirlerine karşı çıkarlar ama gerçekte ne kendileri nede eşleri yaşlılarının değerini asla bilmezler.
Artık biz huzur evinin huzurlu yaşamında kalan ‘’ömrümüzü en iyi şekilde yaşamak istiyoruz’’ diyen huzurevi yaşlılarına kimse inanmıyor. Huzurevine ziyaret maksadıyla çeşitli okullardan gelen öğrenciler, Huzurevi yaşlılarına başka bir dünyadan gelmiş gibi bakıyorlar. Bazen o kadar acayip sorular soruyorlar ki ne yapacağınızı nasıl cevap vereceğinizi bilemiyorsunuz. Çok sorulan örnek bir soru ‘’sizin çocuklarınız yok mu’’ var diyoruz. Bu kez de ben size sorayım diyorum ‘’sizler anneanneniz veya babaanneniz le beraber mi kalıyorsunuz? Cevap, hayır, ‘’onların ayrı evi var’’ diyorlar. Peki, ‘’burası da ev değil mi? diye soruyoruz, yanıt ‘’ama burası huzurevi’’ diyor. Peki diyorsunuz, ‘’huzur sözcüğünün sözlük anlamı nedir? verecek cevap bulamıyorlar.
Okullarda, öğretmenlerin veya eğitim programı hazırlayanların bilmesi gereken nedir, biliyor musunuz? Çocuklara kurbağanın sindirim sistemi nasıl çalışıyor? Yerine, toplum yaşamının gerçeklerini anlatan haftada bir saatlik bir eğitim verseler gençlerimizin ilerideki aile yaşamları için daha faydalı olmaz mı? Veya televizyondaki kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan o ahlak bozucu diziler yerine, hayatın gerçeklerini ülkemizin örf ve adetlerini yansıtan kısa öykü şeklindeki dizilere de yer verseler kıyamet kopmaz her halde. Ama nerede paradan başka bir şey düşünmeyen, o asil duygulu insanlar? Var sa, yoksa reyting kavgası ve para. İnsani değerlerin paradan daha kı ymetli olduğunu anlamaları için o para peşinde koşanların yaşlanması gerekir zira para her şey değildir hele insan ömrüne hiç faydası olmaz para gider izi kalmaz ama bir yaşlının duası her yerde insanın karşısına çıkar bir edebiyat öğretmenin öğrencilerine söylediği ata sözü gibi kendi düşüncesini hatırlaya bildiğim kadar sizinle paylaşmak istiyorum yaşlıları kast ederek gençliğinizde yaşan insan ulu çınarların kıymetini bilin ki yarın sizlerde yaşlanıp ulu bir çınar olduğunuzda gölgenizde çağın gençleri otursun
İki haftadan beri Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumları ile bu sütunlarda koyu bir muhabbete girdim. Ne yapayım, ben emekli hemşireyim sıkıntının ucu garibanlara dokununca dayanamıyorum.
240 yaşlısı olan Adana Huzurevi Yaşlı Bakım ve aynı zamanda Rehabilitasyon (iyileştirme) merkezidir.
Bu Huzurevinin 42 M2 lik küçük evlerinde Eşimle birlikte ücretli kalıyoruz. Benim emekli sandığından, eşimin bağ-kur dan sosyal güvencemiz var. Anlatacağım olayda bizim durumumuzda olanlar için sorun yok. Fakat koğuş durumu olan ana binada kalan sosyal güvencesi olmayan sadece devletin verdiği ayda 100 TL yaşlılık aylığı alan birçok yaşlı ve rehabilitasyonda merkezinde kalanlar var. Bu gibilerin durumlarından bahsedeceğim.
Burada kalanların tedavi giderleri bugüne kadar ücretsizdi. Bu yaşlıların, kimi demas (Zihinsel özürlü), kimi kalp, kimi şeker hastası, kimi bedensel özürlü, kimi de Alzheimer hastası. Şimdi işin esas komik yanını anlatayım.
100 TL yaşlılık aylığı alanlar için Devlet ne düşündü biliyor musunuz? ‘’Nasılsa bu insanları gelirleri var, onlarda diğer vatandaşlar gibi hastanede muayene ve tedavi için katkı payı, ayrıca eczaneye de ilaç için katkı payı ödeyebilirler’’ demiş ve aylık 100 TL yaşlılık aylığından katkı payı kesilecekmiş.
Ey! Sosyal Güvenlik Kurumu, son yıllarda insan ömrü biraz uzadı, bu yaşlılarda bu güne kadar biraz fazla yaşadı, nasılsa onların hakkını arayacak kimseleri yok, bari tedaviyi keselimde çabuk ölsünler diye mi bu kararı aldınız, bu genelgeyi yayınladınız.
18–24 Mart yaşlılar haftasında göstermelik olsun diye gelip yaşlıların elini öpmek isteyenler nerelerdesiniz? Hani yaşlılara saygınız sonsuzdu! Hani onlar bu ülkenin büyükleri, dedeleri, nineleri eli öpülecek varlıkları idi! hani bir ülkenin yaşlıları o ülkenin kültürel zenginliği idi! hani nerede bu ahkâmı kesenler?
Milletvekili Genel Seçimden önce huzurevi yaşlılarını sık sık ziyaret eden çeşitli partilerin milletvekillerine, mensubu olduğum partimin vekillerine ve sağlık bakanına bu köşe yazısı armağan olsun.
Bu arada Atatürk’ün yaşlılar ve emekliler için söylediği altın değerindeki sözleri de hatırlatmak istiyorum.
Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o milletin yaşama kudretinin kıstasıdır.
Mazide muktedirken, bütün kuvveti ile çalışmış olanlara karşı, minnet hissi duymayan bir milletin istikbale güvenle bakmaya hakkı yoktur. Diyor Mustafa Kemal ATATÜRK.
06 Ekim 2011 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanımızın eşleri Hayrünnisa Gül hanımefendinin EMEKLİYİZ GÖNÜLLÜYÜZ projesi kapsamında pilot iller Ankara, Çankırı, Kırıkkale, Konya, Erzurum, Sakarya, Samsun illeri dışında kalan adana ili de bu projeye sonradan dahil edilmiştir.
Adana İli ‘nin de katıldığı bu projede yer alan gönüllü öğretmenlerden bazıları, birkaç zamandan beri Çukurova ilçemizde bulunan Seyhan Erkek Yetiştirme Yurdunda ve Seyhan İlçemizde ki Sevgi Evlerinde gönüllü olarak yurt çocuklarımıza eğitim vermeye başladılar.
Zaman içerisinde sadece gönüllülük aşkı ile bu çocuklarımızı nasıl eğitmiş olduklarına şahit oldum. Zihinsel engelli (mental) geriliği olan iki kelimeyi birleştirip konuşamayan bir çocuğumuzun okuduğu, anne sevgisini anlatan şiiri dinledikten sonra emekliyiz gönüllüyüz projesini benimseyen gönüllü öğretmenlerimizi tebrik etmemek elde değil. Şansızlık içindeki bu çocukların, en büyük şanslarının gönüllü öğretmenlerimiz olduğuna kalben inanıyor ve onlara şükran borcumuzu hiçbir zaman ödeyemeyeceğimizi düşünüyorum.
Aileleri tarafından Yetiştirme Yurtlarına bırakılmak zorunda olan bu çocuklarımız, insanlara fazla güvenmez ve onları sevmekten korkarlar. Beşocak Yetiştirme Yurtları Koruma Derneği olarak, Yetiştirme Yurtlarında 23 yıldır gönüllü çalışıyoruz. O çocukların sevgi ve güvelerini kazanmak için yıllarımızı verdik, sonunda kendilerini sevdiğimize inandılar ve bizlere yaklaştılar. Bizler, o çocuklar için ne yaparsak yapalım, Anne sevgisi ve öğretmen sevgisini veremiyoruz.
Yetiştirme Yurdunda gönüllü olarak hizmet veren öğretmenlerle, yurtta bir akşam yemeğinde beraber oldum. Çocuklarımızın gönüllü olan öğretmenlere gösterdikleri sevgi dolu bakışları beni çok duygulandırdı ve de kıskandım dersem yeridir. İyi ki böyle bir proje hayata geçirildi, teşekkürler Sayın Hayrünnisa GÜL Hanımefendi.
Emekliyiz Gönüllüyüz projesinde yer alan sevgili öğretmenlerim, sizleri bu vesile ile tanıdım her biriniz ayrı bir değer olan siz sevgili öğretmenlerim, kendim, derneğim ve Yurt çocuklarım adına sizlere sevgi ve saygılar sunuyorum. Hep beraber nice yıllara diyorum. Gelecekte bu çocuklar sizlerin eseri olacaktır. Zira topluma kazandırılması çok zor olan bu çocuklarımız, gerek devlet ve gerek biz gönüllüler sayesinde topluma daha kolay kazandırılacaklardır.
Yetiştirme Yurdu çocuklarının topluma kazandırılması, her yerde uygulanacak olan emekliyiz gönüllüyüz projesi sayesinde, öğretmenlerimizin katkısı daha etkili olacaktır. İyi ki varsınız sevgili öğretmenlerim. Tüm emekli öğretmenleri bu projeye davet ediyorum zira en iyi yatırım insana yapılan yatırımdır ve bu insanlarda korunmaya muhtaç kız ve erkek çocuklarımızdır.
Ülkemizde son yıllarda, insan sağlığı ihale ile satılmaya başladı. Nasıl mı? Anlatayım:
Adamınız ve Paranız varsa, hastane veya poliklinik olabilecek uygun bir bina bulur veya inşa ederseniz işlem tamam demektir. Mesleğiniz ne olursa olsun, ister kebapçı olun, ister tüccar, isterse müteahhit olun önemli değil, yasal engel olmadığı için emekli olmuş, birkaç branş sahibi doktorla anlaşarak ortak olarak görüntüleme merkezi kurabilirsiniz.
İhtiyaca cevap verebilecek görüntüleme cihazlarını da banka kredisi ile alabilirsiniz. Alacağınız görüntüleme merkezi cihazları mutlaka sıfır olacak. Birkaç yıl kullanılmış 2. el cihazlarla bu işe başlamanıza izin verilmez. Yurt dışından ithal edilecek bu cihazlar için yabancı firmaların da nemalandırılması gerekiyor. Son çıkan cihazlarla yenilenen merkezler kullanılmış cihazları satamadıkları için milli servet çöpe atılıyor, kimin umurunda.
Kurulan bu sağlık kurumları ile Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-kur, yeni adıyla Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile sözleşme yapılır. Böylece Özel Poliklinikler mantar gibi günden güne çoğalmaya başlar.
Bu sağlık kurumları katkı payı almıyoruz şeklinde birkaç ay reklâm yaparlar. Sözleşmedeki süre bittikten sonra hastalarda muayene ve bazı istemler için, örneğin kan sayımı, MR, Tomografi için devletin ödeyeceği miktar dışında fiyat farkı olarak değişik miktarlarda paralar alınır. Son zamanlarda da bu gibi yerlerin devlete kestikleri gerçek dışı faturalar dikkati çekmeye başladı, bunu fark eden kurum Temmuz ayından itibaren denetimlere başlayacaklarını medyadan öğreniyoruz.
Sayın Sağlık Bakanım, yakın tarihte Adana ziyaretinizde, ‘’sağlık yönünden Adana ya yapılanlar inkâr edilemez’’ dediniz. İnkâr edende yok Sayın Bakanım. Biz emeklilerin ödedikleri fark ücretleri görmemezlikten gelmeyiniz. Kaşıkla verdiğiniz maaş zammınızı kepçe ile geri alıyorsunuz.
Devlet Hastanelerindeki aşırı izdiham nedeniyle mecburen özel veya vakıf hastanelerine gidiyoruz. Size bir örnek vereyim: Yılbaşından önce Başkent Hastanesinde muayene için 38,50 TL ödedim, Dr. Kan sayımı istedi o gün fark ücret almadılar, Mart sonunda aynı yerde muayene için 46.00 TL ve ayrıca kan sayımı için bu kez 18.00 TL fark aldılar. Belki şikâyet ettiğinize göre, neden özel hastaneye gidiyorsunuz diyeceksiniz, Evet bu gibi yerler hasta ile çok iyi ilgileniliyor, konulan tanı da isabetli oluyor, hasta şifa buluyor da ondan, Sayın Bakanım.
Bunlar dışında bazı konuları da gündeme getirmek istiyorum. Sağlık karnesi kaldırılıp yerine vatandaşlık numarası ile muayene başladığından sonra, hiçbir sağlık güvencesi olmayan hatırlı kişiler bir başkasını Vatandaşlık numarası ile muayene oluyor, ilaçlarını alıyor böylece tedavi oluyor. Sağlık giderlerimizi elimizde belge olmadığından kontrol edemiyor ve bilemiyoruz, buna bir önlem alınmalı. Devletin malı deniz yemeyen …….. Bu arada Hem Devletin ve hem de vatandaşın zararı oluyor. Sağlık bakanlığı örneğin Tebakan gibi bazı ilaçların ödemesini yapmıyor. Bu ilaç 31.81 TL. aylığıma yapılan zamdan fazla. İnsaf be Sayın Bakanım! Bir taraftan yiyin efendiler yiyin dercesine açılan sağlık kurumlarına ödenen hazine paraları, diğer taraftan devletin ödemediği emeklinin parasıyla aldığı hayati ilaçlar.
Sayın Bakanım, hangi ilaçlar hangi hastalıklara çok iyi geldiğini siz doktorsunuz çok iyi bilirsiniz eczane, reçetedeki ilaç yerine muadili olan ve ucuz ilacı vermek zorunda olduğunu söylüyor, reçetedeki ilacı istediğimiz de bizden fiyat farkını alıyor. Lütfen bu duruma bir açıklık getiriniz. HERKESE SAĞLIKLI YAŞAM DİLİYORUM..
Lütfiye GÖRGÜN
İlkokula başladığımız ilk günden mezun olduğumuz güne kadar her gün sınıflara girme zili çaldığında hep bir ağızdan ve yüksek sesle söylediğimiz (Türküm, Doğruyum, Çalışkanım, Küçüklerimi korumak, Büyüklerimi saymak, Yurdumu, Milletimi çok sevmektir.) andını unutamadığım gibi, bu ant, İlköğretim okullarında hala devam etmektedir.
Her ne kadar bu and dizesi, bu güne değin öğrenciler tarafından söylenmektense, yıllar içinde bu dizeler gençler arasında ters etki yapmaya başlamış galiba. Çünkü gençlerde ne küçüklerine karşı sevgi, ne büyüğüne karşı saygı ve ne de özürlülere karşı koruma duygusu var.
Çok zaman rastlamışınızdır, toplu taşıma araçlarında yaşlı veya özürlü ayakta durur, genç insanlar oturdukları yerden kalkıp yer vermediği gibi, birde uyuyor numarası yaparak gözlerini kapatıyor yaptığı ayıbı ve saygısızlığı ikiye katlıyorlar. Son zamanlarda büyükler arasında da paylaşma, yardımlaşma duygularını kaybolmaya başladı. Kıskançlık riyakârlık dinimize ve insanlığa aykırı olmasına rağmen artık normal hale geldi, kimin dost, kimin düşman olduğunu bilemez hale geldik. Bir başkasının açığını bulmak, ona işinde çelme takmak, hatta işinden kazancından etmek için, vijdan yoksulu insanların sayısı gün geçtikçe artmaya başladı.
Konya da, Mevlana türbesinin kapısında okuduğum bir şiiri sizinle paylaşmak istiyorum.
Şefkatte merhamette güneş gibi, ayıpları örtmekte gece gibi ol.
Keremde, Cömertlice akarsu gibi, tevazuda toprak gibi ol.
Öfkede, asabiyette ölü gibi ol…. Ne Olursan ol.
Ya olduğun görün, Ya da göründüğün gibi ol.
Maalesef bu şiirin gereğini hiç birimiz yerine getiremiyoruz. İyiliği paylaşmak kötülüğü yok etmek elimizdeki imkânlarla ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak duygusunu kaybettik. İşte size bir örnek bizim çocuklar bunu asla yapmaz. Çünkü onlara büyükleri öğretmemiş..
Eşimin e-posta adresine gönderilen bir video’yu izledikten sonra kendi ülkemin gençliğinden ve duyarsız insanlarımız namına çok üzüldüm. Biz Türkler nereye doğru gidiyoruz? Neden bu durumlara düştük? Anlamak ta güçlük çekiyorum. Bu video’yu sizlere izletme imkânım olmadığı için konuyu anlatarak sizlerle paylaşmak istiyorum.
Video nun çekildiği yerin neresi olduğunu bilmiyorum, fakat video’da gördüğüm izleyiciler arasındaki bayanların giysilerine göre video nun çekildiği yerin Hindistan olduğunu tahmin ediyorum.
Videonun konusu şöyle: Yaşları 9–10 arası Fiziksel engelli çocuklar için düzenlenmiş bir maraton yarışı. Yaklaşık 15 çocuktan oluşan bir yarış. Bu çocuklardan bir kaçı koltuk değnekleri, bir kaçı takma bacak, bir kaçı ise değişik protezlerle, daha doğrusu sakat ayakları ile maraton yarışına katılıyor. Start veriliyor ve yarış başlıyor. İzleyiciler büyük bir tezahürat gösteriyor, alkışlar bravo seslerini andıran bağırışlar… yarış esnasında, yarışçılardan bir tanesinin ayağı diğer yarışçının ayağına takılıyor ve yere düşüyor, büyük bir acı ile bağırıyor. Tam o an da yarışı önde götüren yarışmacı kırmızı kurdeleyi göğüslemek üzere iken, bağırtıyı duyuyor ve arkasına dönüp bakıyor, yere düşen yarışmacıyı görünce yarışı bırakıp geri dönüyor. Onu gören diğer yarışmacılar da geri dönüp yerde acıyla kıvranan yarışmacıyı hep birlikte kaldırıyor, tozlarını çırpıyorlar ve yere düşenin acısı dinince bir birlerine bağlanarak yarışa hep birlikte devam edip kurdeleyi hep birlikte göğüslüyorlar, böylece hepsi birinci oluyor. Bunun üzerine İzleyiciler, duygulu bu dayanışma karşısında yarışmacıları saatlerce saatlerce ayakta alkışlıyorlar.
İşte, dayanışma bu. İnsanlığı, küçükleri sevmek, büyükleri saymak, engellilere yardım etmek sözde değil özde olmalıdır. Kaderleri ortak olan özürlü olan bu çocukların dayanışması tüm seyircilerin ayakta alkışladığı bir tablo oluşturmuş.
Bu videoyu bizim okullarımızda çocuklarımıza izletsek yararı olur mu acaba? Diye düşündüm, siz ne dersiniz? Ben pek zannetmiyorum, çünkü onları eğiten ailelerden başlamamız gerekir. Anne, otobüste yanına da çocuğunu oturmuşsa o arada yaşlı biri oturmak için yer istediğinde, anne çocuğunu kucağına almıyor veya kaldırmıyor, yaşlıya saygı göstermiyorsa, öyle bir videoyu çocuklarımıza izletmemizin yararı olmaz.
Küçüğün büyüğüne yer vermesini öğretmeyen annenin, yaşadığı bu ülke nereye gidiyor?
İŞTE HİNDİSTAN VE İŞTE BİZ. YORUM SİZİN.
Ülkemizde parlamento seçimleri 5 Yılda bir yapılıyor.
Seçimlere 6 ay kala bütün siyasi partileri bir telaş dır alır gider. Milletvekili olmak isteyenler kuzu postuna bürünürler, artık onlar birer melek rolündeler. Genel başkanlarının gözüne girebilmek için uğraşır dururlar, etraflarında dört dönerler. Aday adayları ortaya çıkarlar. Çeşitli kesimlere ulaşmaya çalışırlar. Buna rağmen göstermelik ön seçimler ve Merkez yoklaması yapılır. Ön seçimde ve merkez yoklamasında en fazla oy alan aday adayları, büyük bir sevinç ve heyecanla aday olmayı beklerken, bir bakarlar ki en son sıralarda oy alan aday adayları ilk sıralara konulmuş ve aday olmuşlar. Teşkilattan olumlu oy almış olanlar ise ya seçilemeyecek sıraya konulmuş veya listeye bile konmamış. Çünkü, Genel Başkanlar, kendi kafalarında Milletvekili adaylarını belirlemişlerdir bile. Listelere giren Milletvekili adayları, halkın arasına girer çeşitli toplantılar ve ziyaretler yapar, her kesime mavi boncuk dağıtır, yapamayacağı birçok sözleri verirler. Buna rağmen partililer hiç seslerini çıkarmazlar, küsmezler, büyük bir özveri ile çalışmaya devam ederler.
Seçimler yapılır, sonuçlar alınır ve 550 milletvekili parlamento ya girer. Alınan sayılara göre A patisi iktidar olur, B partisi Ana muhalefet olur C ve D partisi grup kurabilirler veya kuramazlar.
Ankara da toplanan Milletvekilleri TBMM girip yemin ettiklerinde Milletvekili dokunulmazlık zırhına bürünürler. Kuzu postunu çıkarıp havalara girerler, seçimden önce öpüşüp kucaklaştıkları seçmenlerini unuturlar. Etraflarındaki yalakalardan başkalarını göremezler. Verdikleri sözleri unuturlar, seçmenlerini tanımazlar bile. Buraya kadarı perdenin birinci bölümüydü.
Gelelin 2. bölüme: Milletvekilleri veya hükümet tarafından TBMM başkanlığına verilen önergeler veya yasa tasarıları görüşülmeye başlanılır. Özellikle son günlerde, 75 Milyonun içinden seçilen Milletvekillerinin bazıları, Başbakan’ı veya Genel Başkanları tenkit edip ağır hakarette bulundular, derken mahalle kabadayıları gibi Devletin kalbinin attığı
TBMM nde görevlerini unutup biri birlerine küfür ve hakaret edip kavga etmeye başlarlar. Başbakan’ı, Genel başkanları tenkit etmek için seçildiklerini zannederler. İktidar partisi ile Ana muhalefet ve diğer muhalefet partilerinin kavga etmedikleri gün yoktur.
Haftalardır, 4+4+4 diye bir matematik formülü ortaya atıldı. TBMM her gün savaş alanı gibi oldu. Televizyonu her açışınızda haberlerin ana başlığı milletvekili kavgalarını görüyoruz. TBBM arenaya dönüyor. Havada uçuşan koltuklar, ağza alınmayacak küfürler, yumruklar bunları gören seçmenler ‘’Biz onları TBMM ‘e kavga etsinler diye mi gönderdik, keşke elim kırılsaydı da oy vermeseydim’’ demeye başladı. Bu arada bazı saygın Milletvekillerimizi tenzih ediyorum. Örnek olarak seçilen kişiler maalesef gençlere çok kötü örnek oluyorlar.
Sayın Milletvekilleri: Vatandaş ve bende televizyonda bu tabloları görünce çok üzülüyor ve utanıyorum. Seçmenlerinize karşı sorumluluklarınız yok mu? Bir sonraki seçimde seçmenlerinizin karşısına nasıl çıkacaksınız? Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosunu temsil eden sizler,75 milyon Türk vatandaşlarınızı hiç sayan sayın vekiller lütfen makamınızın saygınlığını koruyun, seçmenlerinizi, sizi seçtiklerine pişman etmeyin, bizleri utandırmayın. Gün gelir sizler de utanırsınız. Bu makamlar kimse için baki değildir arkanızda hoş bir seda sizleri iyi insandı dedirtecek iyi bir anı bırakın zira zaman sizler için de iyi bir anı olarak kalsın. Sonradan pişman olmak neye yarar.
Hatırlar mısınız? Kaybettiğimiz rahmetli Ressam Nuri ABAÇ vardı. Nuri Abaç’ın en büyük özelliği hayal peşinde koşmasıydı. İşte hayal dünyasında yazdığı şiir den bir örnek.
Bana bir masal anlat baba, İçinde bütün oyunlarım, Kurtla kuzu olsun, şekerle bal,
Bana bir masal anlat baba, İçinde denizler balıklar, Yağmurla kar olsun, güneşle ay.
Demiş ve devam etmişti. Bu dilekler rahmetli ressamın hayalleri idi bende ondan özür dileyerek aşağıdaki dileklerimi yazmak istiyorum.
Bana bir masal anlat dede, içinde tüm sevdiklerim olsun, yemyeşil ormanlar ağaçların dallarında öten kuşlar, kırlarda koşuşan tavşanlar olsun, yemyeşil yamaçlarda kuzular otlasın, dereler ırmaklar olsun, kırmızı başlıklı kız olsun masalın içinde, ama hain kurt olmasın.
Bana bir masal anlat nine, içinde hep mutlu çocuklar olsun, sokaklarda çöp toplayan, polise taş atan, uyuşturucu kullanan sokakta yatan, mendil satan çocuklar olmasın.
Bana bir masal anlat dede, içinde birbirleri ile barışık ülkeler olsun, savaş yıkıntıları arasında cansız bedenler olmasın.
Bana bir masal anlat dede, içinde PKK tarafından haince şehit edilen Mehmetçikler, ağlayan anne babalar, yetim kalan çocuklar olmasın.
Bana bir masal anlat nine, içinde Filistinlilerin katili Yahudiler ve onları destekleyen kalleş Amerika olmasın.
Bana bir masal anlat dede, içinde demokrasi olan bir ülke, kavgasız bir parlamento, ülkesi için canını veren insanlar olsun, para karşılığı her kötülüğü yapanlar olmasın.
Bana bir masal anlat dede, Parçalanmış aileler, yetim kalıp yetiştirme yurtlarında büyümek zorunda kalan çocuklar olmasın.
Bana bir masal anlat dede, içinde torunları ve çocukları ile yaşayan dedeler, nineler olsun, huzur evlerine terk edilen aranıp sorulmayan yaşlılar olmasın. Bana bir masal anlat dede içinde şiddet gören kadınlar olmasın, bana bir masal anlat dede, içinde kadın sığınma evleri yerine içinde aile eğitim siteleri olsun kadınlar dayak yemesin, 8 Mart ta hunharca öldürülen kadınlar olmasın. Bana bir masal anlat dede içinde kadın erkek ayrımcılığı olan kadınlar günü olmasın, her gün mutluluk olsun bu masalın içinde.
Sayın okurlarım; Çocuk büyük tüm insanların hayalleri hep güzelliklerle doludur. Hiç kimse kötülükler üzerine bir hayal kuramaz. Ama şimdilerde nerede? o torunlarına masallar anlatan dedeler, nineler?
Eskisi gibi artık çocuklar dedelere, ninelere emanet edilmiyor, çünkü kendilerini doğuran ve büyüten anne babalarının eğitim sistemini beğenmiyorlar. Kendi anne ve babalarını hor gören çiçeği burnunda anne ve babalar çocuklarını kreşlere gönderiyorlar artık.
Son yıllarda, aile ve ülke kültürünü yok eden anlamsız DVD lerle, çizgi filmlere daha çok önem veriliyor. Her biri ayrı bir tarihi eğitim olan Dede Korkut masalları, Gılgamış destanları yerine hiçbir anlamı olmayan POKEMON çizgi filmleri ile eğitiliyor körpecik beyinler. Sonra ortaya nasıl bir nesil çıkıyor? Her dediğini yaptıran, şımarık bencil çocuklar yetiştiriyoruz.. Bu çocuklar zamanlarının çoğunu televizyon başında şiddet içeren diziler izleyerek, bilgisayarda internette çetleşerek, İnternet’ten gereksiz bilgi ve görüntü indiren asi bir nesil yetişiyor. Daha kötüsü bazı anne babalar, çocukluklarında yapmak isteyip yapamadıkları kendi arzularını çocuklarına uyguluyorlar. Örneğin; Baba mühendis olmak istemişse, mühendis olamayıp ve başka bir meslek sahibi olmuşsa çocuğunun kabiliyetini, arzusunu hiçe sayarak kendisinin erişemediği hayallerini çocuğuna yaptırmak istiyor, yani çocuğunun mühendis olmasını istiyor. Anne ise, çocukluğunda manken olmak istemiş de olamamışsa, kızının, fiziğinin bozukluluğuna aldırış etmeden kızını manken olmaya zorluyor. Bu yanlış davranışın suçlusu sadece anne, babalar değil, evlilik öncesi ve hamilelik döneminde anne baba okulu, kursları açarak vatandaşı eğitmeyen ülke idarecilerinde aramak gerekir. Gelin hep beraber bu yanlış tutumla savaşalım teknoloji ile beraber masal anlatan dede ve ninelere de bir şans tanıyalım böylece çocuklarımız hem çağdaş teknolojiden yararlanır ve hem de örf ve adetlerimizi öğrenmiş olurlar.
Unutmayalım, tarihini ve kültürünü unutan bir ulus yok olmaya mahkûmdur. Dedeler ve nineler gelin hep beraber küçük çocuklara masallar anlatalım, ama uydurma masallar yerine ülkemizin tarihini, Atatürk devrimlerini, örf adetlerimizi öğreten masallar anlatalım.
BANA BİR MASAL ANLAT DEDE, İÇİNDE KÜLTÜR, VATANSEVERLİK, SEVGİ VE BARIŞ OLSUN, SAĞLIKLI ve BARIŞIK BİR NESİL YETİŞSİN DİYORUM.
Dünyada olduğu gibi ülkemizde 8 Mart dünya kadınlar gününü kutlamaya başlanacaktır.
Doğrusu neyi kutladığımızı pek anlamış değilim, çünkü henüz, Ülkemizde kadınlar hala ikinci sınıf vatandaş sayılmaktadır.
Siyaset’te kota olduğu halde kadının adı yoktur. Yönetim mevkilerinde ise kadın yok denecek kadar azdır. Kadın Valimiz, kadın vali yardımcısı, kadın kaymakam, kadın baro başkanı, kadın belediye başkanı, kadın belediye meclis üyesi ve ülke idaresinin birçok mevkilerinde görev yapan kadın sayısı yok denecek kadar azdır. Dar görüşlü erkek yöneticiler, küçük birim müdürü kadınlara çeşitli baskılar ve ayrımcılık yaparak, adeta yıldırma taktiği uygulamaktadırlar.
Biz kadınlar, doğmadan önce ailemiz içerisinde ayrımcılığa uğramışız. Ailede ilk çocuğun erkek olması istenir. Ailenin erkek çocuğu doğduğunda kurban kesilir, kız çocuk doğunca herkes sus pus olur. Pozitif cinsiyet rolleri daha çocukluk günlerinden başlar. Erkek çocuğa oyuncak olarak, tabanca, at, araba alınırken, kız çocuklara, bebek, mutfak malzemeleri alınması 21. Türkiye’sinde devam etmektedir.
Kız olarak henüz aklımız hiçbir konuya ermeden rollerimiz, yapacağımız işler ailemiz tarafından belirlenmiştir. Örneğin;
Kızım babana terlik getir,
Kızım ağabeyin su istiyor mutfaktan getiriver gibi.
Sen kız çocuğusun erkek işine aklın ermez.
diyerek aile büyükleri kız çocuklarının zekâsına bile ambargo koyarlar. Aileler, çocukların eğitimde bile farklı düşünür ve farklı davranırlar. Erkek çocuklarını okutup adam olmasını düşünürken kız çocuk okuyup ta ne olacak, nasılsa evlenince kocası ona bakar denir. İyide kocası ona nasıl bakar? Kocası ona kaşık düşmanı, senin saçın uzun aklın kısa diye isimler de takar.
Kadın çalışmaya başladığı zaman hayatının kâbusu da başlar. Eğer özel sektörde çalışmak istiyorsanız, güzel ve seksi olmanız şart. Zekânız, iş beceriniz, kabiliyetiniz veya yaratıcılığınız ikinci planda kalır. Bu arada şunu da söyleyelim, özel sektörde erkeğe verilen ücret ile kadınlara verilen ücret de farklı. Eşit işe, eşit ücret alamazsınız (devlet memurluğu hariç) işte bu nedenle yani eşit işe eşit ücret alamama ve çalışma koşulları farklı olduğundan
8 Mart dünya kadınlar günü’ nün doğmasına sebebiyet verilmiştir.
Dünya kadınlar günü, ilk kez demokrasinin en iyi uygulandığı söylenen Amerika da 1890 yıllarında başladı. Dokuma fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak 129 kadının ölmeleriyle gündeme geldi. Bu yangın, kadınların haklarını savunmaları için bir doping oluşturmuş oldu. Kadın haklarını savunma olayı dalga dalga büyüyerek diğer Amerika ve Avrupa ülkelerine de yayıldı. 8 Mart dünya kadınlar günü ülkemizde ilk olarak 1927 yılında EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ olarak kutlandı. Daha sonra 1975 yılında Kadın Yılı olarak ve 1984 yılından sonrada her yıl 8 Mart Dünya Kadınlar günü olarak kutlanmaya başlanıldı. Bu özel günü, gülerek oynayarak değil, kadın haklarına sahip çıkararak, kadınları bilinçli olarak eğiterek, örgütleyerek kutlayalım.
Dünyadaki Kadınların durumuna şöyle bir bakalım:
Yapılan işlerin % 66 sı kadınlar tarafından yapılıyor. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak % 10’una, Mal varlığının ise %1’ine sahipler. Dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor, buna rağmen erkekler, dünyadaki toplam gelirin % 90’nına, toplam mal varlığının ise % 99’una sahiptirler.
Yine bu yıl, Adana da ki sivil kadın toplum örgütleri 8 Mart Dünya Kadınlar gününü ayrı ayrı yapacakları etkinliklerle kutlayacaklardır.
Ben diyorum ki; arkadaşlar bu yıl, 8 Mart’ta kutlama yapmayalım yas ilan edelim, son zamanlarda erkekler tarafından hunharca öldürülen kadınlarımızın yasını tutalım, belki onlar mezarlarında rahat uyurlar. Bizlerde sesimizi daha iyi duyurabiliriz.
Küçük bir fıkra ile bu hafta ki yazıma başlıyorum.
Nasrettin Hoca ile karısı yolda yürürken iki kişinin tartıştıklarını görür. Hoca, durup, olaya hemen müdahale eder. ‘’Durun beyler, neyinizi paylaşamıyorsunuz?’’ der. Birinci adam: Hocam, bu adam ‘’………’’ diye bir şeyler anlatır. Hoca, haklısın der. Diğer şahsa sıra gelir. ‘’Sen anlat bakalım, seni de dinleyelim der. İkinci adamı da dinler. Hoca ona da haklısın der ve yola karısı ile devam eder. Bu kez Hocanın karısı merak eder ve Hoca’ya sorar. Efendi, der. Her ikisini de dinledin ve her ikisine de haklısın dedin, ben bundan bir şey anlayamadım’’ deyince bu kez Hoca; karısına ‘’ Sen de haklısın Karıcığım’’ der.
Gelelim konumuza.
Yeni Anayasa ile yatıp kalktığımız bu günlerde kime ve neye inanacağımızı bilemiyoruz. İktidar partisini dinliyoruz, hak veriyoruz. Muhalefet partilerini dinliyoruz onlara da hak veriyoruz. Aydınlarımızı dinliyor, köşe yazarlarımızın yazılarını okuyoruz, herkes, Anayasa konusunda değişik fikir yürütüyor veya yazıyorlar. Hocanın, karısının, hocaya sorduğu gibi. Onlara da hak veriyoruz.. Peki, haksız olan kim?
Doğu Anadolu, güney doğu Anadolu halkını hiç dinleyen var mı? Onlar, yeni anayasa konusunda ne düşünüyorlar? Yıllarca sürgün bölgesi olarak ilan edilen bu vatan topraklarında yaşayan insanlar, batı insanlarından adeta soyutlanmış, dışlanmışlar. Ekonomik ve kültürel yoksunluklarla adeta kaybolmuşlar. Bu vatandaşlarımızın anayasa konusunda bilgileri var mı? Onların insan olma ve insanca yaşama hakları yeni anayasada korunacak mı? Yoksa yine sürgün bölge insanları olarak bazı insani haklardan mahrum kalacaklar mı? Bu insanlar endişeli ve çekimserler. Bu bölgeler, Cumhuriyet döneminden beri hep siyasi baskı altında kalmıştır. O dönemlerde iktidar partilerinin haksız uygulamalarına karşı çıkan devlet memurlarına, söylenen tek şey şuydu ‘’çok konuşma sonra soluğu Hakkâri de, Şırnak’ta……. Alırsın’’ diye önce tehdit edilirdi.
Susmayan, konuşan memur, öğretmen hemen soluğu Hakkâri de veya Diyarbakır’da alırdı. Öğretmen ve memur sürgün olarak gittiği bu illerde yöre halkına karşı görevlerini yapmamış, yöre halkıyla kaynaşmamış, yöre halkını sevmemiş, yöre halkı da kendilerinden uzak duran ve kaynaşmayan bu insanlara yakınlık göstermemiş.
Batıdan gelen bu eğitimli insanlar, buralarda hiçbir kültürel bilgi edinemedikleri gibi kendi kültürlerini bilgilerini bu yöre halkına verememişler. Bu uygulama ve düşünce hala devam ederken yeni anayasa neye yarar? Önce, doğuya sürgün mantığını ortadan kaldırın ve bu mahrumiyet bölgelerini destekleyin.
Bayrağımızın dalgalandığı ülkenin doğusu ve batısındaki yaşam şartlarını eşitleyin. Ekonomik ve kültürel yaşamı eşitleyin ki, yapacağınız her hareket anayasadan daha etkili olur.
Bir başka uygulamayı yani devlet memurları arsındaki yükselme torpilini ortadan kaldırın. Daha birkaç yıl önce, torpil olarak Milletvekilleri veya Müsteşarlar devreye girer memur atamaları öyle yapılırdı. Şimdilerde ise, ben falan partinin il başkanını tanıyorum ‘’ istediğim makama tayinimi yaptırabilirim ‘’diyerek hak etmediği makamlara aday olabiliyor ve bir müddet sonra da o kişinin istediği makama geldiğini görüyorsunuz. Kısacası, liyakat sahibi olmayıp o makama oturan yeteneksiz amir ve müdürler, hakkını arayan liyakatli devlet memurlarına doğu tehdidi savurdukları ortadadır. Sonuç, küskün kadrolar ve geri kalmış bölgeler. Gelin de siz, o küskünler bölgesi sürgün diyarında yaşayan yöre halkına iyi niyetli olduğunuzu kanıtlayın.
Ben, devletin memuru olduğum dönemde, devletin malını koruduğum için bu gibi tehditlere maruz kalmıştım. Onun için diyorum ki! Devlet; önce memurunu korusun, kollasın ve memurlar arasındaki yandaş torpilini ortadan kaldırsın, siyasi görüşü ne olursa olsun bu ülke de yaşayan ve çalışan görevini sadakatle yapan insanlara karşı ayrımcılığı önlesin.
Anayasada yazılı tüm haklar ülke insanına eşit olarak ve demokratik olarak uygulanacaksa, o zaman yeni anayasaya herkes destek versin. Umarın kişiye özel kanun yapıldığı gibi, kişilere özel anayasa yapılmaz..